20 Ağustos 2016 Cumartesi

Bedenin ve Zihnin Ortak Müzikali; “koşmasaydım yazamazdım” yada "koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim"






Koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim; her ne kadar Haruki Murakami’nin otobiyografik eseri olarak tanınan “koşmasaydım yazamazdım”, Raymond Carver’ın “What We Talk About When We Talk About Love” ( aşktan söz ettiğimizde sözünü ettiklerimiz kitabına gönderme olduğu anlaşılmasa da orjinal ismi; What  I Talk About When I Talk About Running (hashiru koto ni tsuite kataru toki ni boku no kataru koto) “Koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim"  diyebiliriz. Lakin edebiyat eserlerinin çevirileri kültürel ve dilin zenginlikleri ölçüsünde değişir çeviri de romanı belli koşullarda tekrar yazmak gibidir. Yeniden içindeki özgünlüğü evrenselleştiren şey romancının ustalıkla kullandığı dil olsa da çevirmen o dilin elçisi gibi karşı tarafa aynı hisleri yaşatacak şekilde yeniden yazar romanı. Bu sebeple “koşmasaydım yazamazdım” daha iddialı olmuş. Murakami’nin dile getirmek istediği yazmak ve koşmak arasındaki bağ, Türkçe ifadelenişi ile orjinalinden daha fazla derinlik katmış sanki. Türkçenin üretken yapısı ve zenginliği.

 Koşmasaydım yazamazdım; bilindiği gibi Murakami bir maratoncu, koşu onun hayatının özellikle günlük hayatının bir parçası, sabah erken güneşin henüz doğmadığı o serin günbaşlangıçlarını koşarak geçiren bir yazar. Murakami maratonlara katılıyor ama kendiyle yarışmak için katılıyor. Koşmak, olabildiğince kendinle olmak, koşarken başkalarını geçmek, arkada kalmak meselesi yada belli bir zamanda çizgiye ulaşmak değil, Murakami için koşmak; bir yalnız kalma hareketliliği, beynin bedenin parçalarını ikna etme bir terleme ve ileriye odaklı düşünme eylemi. İnsanın kendisiyle rekabeti, maraton koşar gibi çalışmak ve yazmak.


  Kişisel gelişim kitapları furyası tüm dünyayı sarmış durumda, plaza ve endüstri "endeksli"  okuyan (avm-kültürü'nün "edebiyat" anlayışı) kalabalıklarda gidip gelen bir “sosyalleşme” almış başını gidiyor. Lakin Edebiyat dediğimiz şey zaten kişisel gelişimi en derinlikli en özgür ve en açık olarak deneyimlendiren bir alan. Murakami’nin bu kitabı “kişisel gelişim kitapları” listelerinde olabilir. Çünkü o kitaplarda ( kişisel gelişim vs avm-edebiyatı ) yazan şeylerin yüzeyselliği yerine otobiyografik romanlar okumak her zaman daha yararlıdır. Mücadele etmenin bir rekabet anlayışından gelmediğini çok iyi ifade edebildiği için “kişisel gelişim” kitaplarından ayrı tutuyorum ve kişisel gelişim için de okunmalı diyorum.

 Yorulmak, terlemek, düşmek ve tekrar kalkıp yola devam edeceğini bilmek, İçinde bulunduğumuz sağlıksız yaşamla mücadele etmek için sağlıklı olmamız gerekiyor, Murakami de böyle diyor;

“Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu benim tezm. Yani sağlıksız bir ruh bile. Yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar.”
 

Bir yalnızlıkla başa çıkma çabası olarak “Koşmak”


 Yazmak ve koşmak konusunda insanı heyecanlandıran bir kitap. Bedenin ve zihnin ortak müzikali gibi yazmak ve koşmak orkestranın yaratıcılığına bağlı, koşulan yer, havanın sıcaklığı, mesafe, irademizin ve bedenimizin gücü, önceki antremanlarımıza bağlı olarak.. Yazmak koşmanın getirdiği özgür hissetme ve ilerleme devamlılığının zihnimize aşılamak, çok yorulmak terlemek bitkin düşmek, ama maratonu tamamlamak, yarışı değil, süre yok. Murakami koşmayı yazarlığın getirdiği yalnızlık hissiyatının üstesinden gelme çabası olarak görüyor.


  Maraton koşar gibi kitapları çevrilen Murakami’nin geçtiğimiz haftalarda Türkçeye çevrilmiş kitabı “Sputnik Sevgilim” okudum. Japonya’dan bir Yunan adasına uzanan üç kişinin aralarında geçen aşk hikayesini anlatıyor. Hikayenin geçtiği ada kitapta adı geçmese de sünger avcılığı ve Türkiye ile yakınlığndan bahsetmesi sebebiyle Simi adası olduğunu tahmin ediyorum. Murakami’nin sürükleyici dili ve anlatım yalınlığı ile Türkiye üzerine bir romanını da okumak isterdim doğrusu. Popüler olana hep kuşkucu yaklaşmışımdır yada önceliğim olmamıştır genelde, ama Murakami biraz farklı, Yaz ayları bitmeden sahilde "Sahilde Kafka" okuma vakti geliyor...


Doğan Sevimbike

10 Temmuz 2016 Pazar

Özgürlük ve Aşk, Karanlıkta Gören Adam: Yannis Ritsos








Yaşam denen şu toprakta yatıyor, 
Aşkın sunduğu bütün sevinç..


Samos'lu Asklepiades MÖ 270



Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi.
işte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum;
Ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan.
Gök yedi kez mavi. İlk doğrudur yine,
benim son dileğim bu artık.

Yannis Ritsos 3 mart 1969

"Ritsos 1969 yılında matematikçi Pisagor'un doğduğu Samos adasına sürgüne gider."





Özgürlük ve Aşk, Karanlıkta Gören Adam: Yannis Ritsos




  Geçen hafta çıkan Özdemir İnce'nin "Agios Ritsos" (Aziz Ritsos) kitabını okurken Alova'nın "antikçağ anadolu şiiri antolojisi" kitabıyla da tanıştım. Bu uyumlu ve güzel bir rastlantı oldu. Özdemir İnce'nin Ritsos'la olan anılarını ve Ritsos şiirlerini okurken aldığım keyfi ikiye katladı diyebilirim.   


  Türkiye biraz Yunanistan, Yunanistan biraz Türkiye'dir. Denizi de şiiri de birdir, Ege'dir Akdeniz'dir Mavi'dir Greek'dir İyon'dur Antik Anadolu'dur. İki yakanın antik dönem- kadim insanları aynı nedenleri aynı soruları aynı merakları tanrılaştırmışlar efsaneleştirmişler mitololojileştirmişler.
Hüzünler, sevinçler, aşklar, savaşlar ve insana ait ne varsa ve doğaya ait ne varsa; insan aklında ve ruhunda bütünleşmiş şiirleşmiştir. Doğayı anlama çabası insanı da şiirleştirmiştir. Doğaya karşı hayatta kalma savaşımı özgür kalabilme savaşıdır. Doğayı anlamlandırma, doğaya insani özellikler atfetme, mitolojileştirme onu merak etme-anlama isteği ve üstün gelme(hayatta kalma) isteğinden gelir. Dolasıyla özgürleşme ve edebiyat-şiir bir bütündür yaşamı izah etmede. 



 1 Mayıs 1909 doğumlu yaşamı aşkı ve özgürlüğü şiirlerinde anlatan Yannis Ritsos da "her zaman en başta özgürlük" demiştir. Metaksas diktatörlüğü dönemlerinde Ege adalarında sürgün olarak yaşamış, kitapları yakılmıştır. Yunanistan'ın Nazım Hikmet'idir. Hayatını özgürlük ve barışa adamış şiirleri 80 dile çevrilmiş milyonlarca insana ulaşmıştır. Aşka ve özgürlüğe dair milyonlarca insanı etkilemiştir. Aşk şiirleri için de şöyle demiştir; 



“İlericilik yalnızca gerici güçlere saldırmak değildir.Yaşam için bir şarkı yazmak da ilericiliktir;böylesine berbat bir hale getirdikleri yaşamın başka bir yanının olduğunu söylemek de güzel.Gün batışlarını, gün doğumunu, güzel  kadınları,dostlukları, güzel sevgileri söylemek, en kötü koşullar altında yaşamın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu söylemek; daha da güzelleştirmek için mücadele gerektiğini söylemek de ilericiliktir. Aşk şiiri ilerici şiirdir.” 

 Şairinn duruşu, politikayla ilişkisi bağlamında Yannis Ritsos, yaşamı, şiirleri, yazdıkları ve söyledikleriyle önemli bir rol modeldir. Albaylar cuntası döneminin işçişleri bakanı ve başbakan yardımcısı Pattakos'un "Siz bir ozansınız, niçin politikayla uğraşıyorsunuz ?" sorusuna verdiği tarihi yanıtı burada bir kez daha anımsatmakta fayda var: "Bir ozan halkının en has evladıdır, bu nedenle politakayla uğraşmak zorundadır." Ülke olarak karanlık bir dönemden geçiyoruz. Karanlığı görmek, karanlıkta görmek ve umudu diri tutarak gülümsemekten mücadele etmekten başka seçeneğimiz yok.
Agios Ritsos yolumuzu aydınlatıyor...
Önsözden Özdemir İnce 


 Yannis Ritsos; Nazım Hikmet, Pablo Neruda, Louis Aragon, Federico Garcia Lorca ve Nicholas Guille'le birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biridir şüphesiz. Umut, özgürlük,  aşk ve direniş Yannis Ritsos'un şiirlerinin ana konusudur. Yannis Ritsos'u tanımasaydım belki şiirlerine Nazım Hikmet yazmış olabilir derdim; ayrı topraklarda özgürlüğe çarpan iki yürek dil farklı olsa da coğrafya farklı olsa da, sözcüklerin hissettirdiği duygu bizi aynı denizlere götürüyor.




"1956’da yayınlanan Ayışığı Sonatı’yla Ulusal şiir ödülüne, 1976 yılında Etna-Taormina şiir ödülüne layık görülmüş ve bunun yanı sıra pek çok ulusal ve uluslar arası çapta ödüle hak kazanmıştır. Ancak aldığı en önemli ödül, “Bu ödül benim için Nobel ödülünden çok daha önemlidir.” dediği ve 1977’de layık görüldüğü SSCB tarafından Nobel Barış Ödülü’ne alternatif olarak geliştirilen, Sovyet hükümeti tarafından dünya çapında barış çalışmalarına katkıda bulunduklarına kanaat getirilenlere verilen, Uluslararası Lenin Barış Ödülü’dür. "
Alıntı: Ayrı Topraklarda Özgürlüğe Çarpan İki Yürek Yannis Ritsos ve Nazım Hikmet – Selin SÜAR

Özdemir İnce "Agios Ritsos" Kitabından; 

 Yannis Ritsos'la İki Gün Daha 

  1965 ya da 1966 yıllarından birindeydi, Kemal Özer'den bir mektup aldım. Paris'teydim. Atilla Tokatlı ona bir Yunan ozanından söz etmiş, adı Yannis Ritsos'muş. Bu ozanın, Aragon'un yönettiği Lettres Françaises dergisinde birkaç yıl önce uzun bir şiiri yayımlanmış. Şiirin yayımlandığı sayıyı bulup kendisine göndermemi, şiiri çevirtip Şiir Sanatı dergisinde yayımlayacağını yazıyordu. 
   Bir Fransız arkadaşımla birlikte derginin yönetim yerine gittik. Eski sayı ciltlerini taradık, sözü edilen şiiri bulduk. Ama görevliler o sayıdan ellerinde iki nüsha kaldığını, bu nedenle dergiyi veremeyeceklerini söylüyorlardı. O sıralarda fotokopi işleri bu denli yaygın mıydı ? Anımsamıyorum. Dergiyi almak için direttik. Sonunda, "Verilmesine ancak Monsieur Aragon karar verebilir," dediler. Şanslı bir günümmüş anlaşılan, Aragon'un yanında kimse yokmuş, beni kabul etti. Aragon'un odasına girerken heyecandan dizlerim titriyordu. Aragon, bana: 
"Bu sayıyı neden bu kadar ısrarla istiyorsunuz delikanlı?" diye sordu.
"İçinde bir şiir var," dedim. "bizim dile çevirip bir dergide yayımlayacağız.
"Hangi şiiri, hangi dilde ?"
"Yannis Ritsos'un şiirini, Türkiye'de"
Aragon'un yüzündeki şaşkın mutluluğu anlatamam. Aragon, beni içeri getiren kişiye:
"O dergiyi bu delikanlıya verin," dedi, "en iyi böyle bir işe yarayabilir.



 Şairler peygamberler soyundan gelir derler; mitolojinin-dilin gücü ve geleceğe bakışın yorumu onları peygamber evresine çıkarır. İçimizdeki aşkı ve özgürlük duygumuzu keşfetmemizi sağlar onların şiirleri.

  Yannis Ritsos, bende yeni keşifler yarattı ve özlem duyduğum akıl ve sorgu yüklü antikanadolu coğrafyasına olan hayranlığım bir kat daha arttı. Biz onlar, onlar biz; Mare Nostrum.. 


 Karşı kıyılarda olsak bile Nazım Hikmet'i Yannis Ritsos'u okuyanlar aynı denizin çocuklarıdır "bizim deniz"'in insanlarıdır. Özgürlük, insanlığın şiirselleştirilebileceği en evrensel değeridir, bitmeyen mücadelesidir ve şiir de ilerleyecektir.

2 bin sene önce Asklepiades'den bu yana devam ettiği gibi;

Yaşam denen şu toprakta yatıyor, Aşkın sunduğu bütün sevinç...




Doğan Sevimbike





Samos(Sisam) adasında 24-30 Temmuz 2016 tarihleri arasında Ritsos anısına düzenlenecek etkinliğin afişi. Etkinlikte Özdemir İnce'nin "Bir Kuş" adlı şiirinden yapılan beste icra edilecek.



  Bu ay sonu Samos ( Sisam ) adasında Ritsos anısına bir etkinlik düzenlenecek Özdemir İnce de katılımcılar arasında "Bir Kuş" adlı şiirinden yapılan beste icra edilecek. Gitmeyi düşünenler için, schengen vizesi olmadan 15 günlük iki girişli kapıda alınan vize ile Kuşadası'ndan feribota binip gidilebilir.



“İlkbahar Senfonisi”  Yannis Ritsos



https://www.youtube.com/watch?v=oV-asSI1LV4


Bak sevgili
nasıl da sana bakıyor
üzgün ellerim.
İki yetim çocuk gibiler
gecenin içinde ağlayan
ekmeksiz
ve titreyerek uyudular
karın üzerinde.
Üşüyor, yine de bir şey talep etmiyorlar.
Tutuyorlar
sessiz bir çiçeği
oynuyorlar sevecen ve beceriksiz
çatlak yollarda.
Sevgili
bak nasıl tereddüt ediyor
geceye dönmüş ellerim.
Nasıl açılabilir ki
bu ışığın kapısı?
Ben ki gölgesini dahi
tanımadım tek bir parıltının.
Soğukta dışarda duruyorum korkakça
Ve büyük pencerelere bakıyorum
Işıklı çark
ve kristallere
ve hep hareketlenmeli, artık gitmeli diyorum
tanıdık geceye
ve hep geleyim diyorum
ve hep duruyorum
Senin kapının hemen önünde.
Davet etme daha.
Uzatalım
bu fazlasıyla hakkı ödenmiş
bulanık saatleri,
bu iki evrenin
karşılaşma anını,
iki derin sesin birbirini
gümüş bir yay üzerinde
dengeleyişini,
ve gece çiçeğinde
sıçrayıp, bocalamasını
bir çiğ tanesinin.
Burada kalacak
oraya düşecek.
Sevgili
bizim için ne tasarlanıyor olabilir
tanrıların bakışlarında?
Bu yoğun ışığın ardında.




























6 Temmuz 2016 Çarşamba

Sosyalizm Geliyor Savulun


14.7.1991 
 Geçtiğimiz yıl Aziz Nesin 100 yaşında etkinlileri kapsamında Nesin Vakfı'nın düzenlediği "Ömrüne Sığmayan Adam Aziz Nesin 1915-2015" sergisine katılmıştım. Çocukluğumdan beri Aziz Nesin'i bilirim okurum ve onun gözünden Türkiye'yi ve dünyayı anlamaya çalışırım. Aydın olmanın ne demek olduğunu Aziz Nesinlerden öğrenenlerdenim. Günümüz "Aydın" geçinenlerine karşı aklımı ve düşüncemi koruyabiliyor ferah tutabiliyorsam bunda Aziz Nesin'in eserlerinin payı büyüktür. Çoraklaşan düşünsel iklim ortamında ve kavramlar & siyasal-felsefi duruşların önemini kaybettiği bu yeni yüzıl başlangıcında onun eleştirel-mizahi-politik duruşunun önemi daha hissedilir hale gelmiştir. Aziz Nesin olmak; devrimci, aydınlanmadan ve işçi sınıfından yana olmaktır. "Aziz Nesin olunmalı" tabi ki sadece onu anarak değil, onun gibi doğruları ve hakikatı söylemektenden çekinmeden, dimdik kararlı ve okuyarak.. sanattan ve gerçeklerden kopmadan yürüyerek.. 

   Umarım geçtiğimiz sene İstanbul'da yapılan bu sergi Anadolunun tüm illerine yayılır; evet Aziz Nesin zaten bir çağdaş Nasreddin Hoca olarak aslında Anadolu'nun bir çok yerinde yaşıyor, AzizNesinlik olaylar dediğimiz gülünç ama acı gerçeklerle her gün karşılaşıyoruz sosyal medyanın iletişimsel gücüyle aziznesinlik olayları daha iyi keşfedebiliyoruz. Mizahın ve Aziz Nesin'in gücü buradan gelir. Çünkü o memleketinin belki de en büyük toplumsal gözlemcisiydi halkı ve ülkesi için yazdı-mücadele etti, bu yüzden olsa gerek halk onu sevdi edebiyat ve siyasi çevreler onu anlamasa da halk onu sevdi değer verdi. Okurlarıyla büyüdü, büyük bir yazarın büyük bir yazar olmasını sağlayan da bu olsa gerek. 

Aziz Nesin hakkında çok şey yazıldı çizildi. Ben ise sadece yaşadığım yerle ilgili bir Aziz Nesin anısı-hikayesi anlatacağım;




Aziz Nesin Gebze'de, Gebzeli aydın ve şairlerle

Özyaşamöyküsünü anlattığı "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" - II Yokuşun Başı kitabından;


Gegbuze'nin Balçık Köyü 

  Galip Amcamı görmeyeli en çok iki yıl olmuştu.
Ama insana, çocukluğundaki yerler, boyutlar çok büyük zamanlar da çok uzun geldiğinden sanki Galip Amcamı görmeyeli yüz yıl geçmiş gibiydi.

  Tatil Günlerimi Balçık köyünde Galip Amcamın yanında geçirecektim. Tiren yolculuğunu hiç anımsamıyorum. Belleğimden bütünüyle silinmiş olan o yolculuk anısından yalnız bir istasyon levhası şimdi bile gözümün önünde. Beyaz zemin üzerinde siyah boyayla yazılmış Gebze istasyonun levhasıydı. Arap harfleriyle, kuyrukları uzatılmış yanyana iki gef harfiyle "Gegbuze" yazılmıştı. Arap harfleriyle Gegbuze yazılıp Gebze okunduğunu o zaman öğrenmiştim. Belki Gebze'nin eski adı Gegbuze'ydi. 
   
 Gebze istasyonundan Gebze'ye işleyen faytonlar vardı. Ama biz Gebze'ye yayan gitmiştik. Gebze'den Balçık köyüne taşıt yoktu. Sıcak bir günde Balçık köyüne dek yürümüştüm. Her adım atışta, tozuyan yollarda ayaklarım yumuşacık tozlara gömülüyordu. 
Köye mezarlıktan giriliyor. Köyün ortasında, minaresi çoktan yıkılmış yarı yıkık bir cami var, camiye yıllardır girilmediği belli. Ben o köyde kaldığım sürece ne camide namaz kılınmış, ne ezan okunmuştu. Caminin bitişiğindeki iki odalı eski ev onundu. Odalardan birinde Galip Amcam yaşıyor. Büyük olan öbür oda da derslik. İçinde bikaç eski tahta sıra...
Heryer kalın toz tabakası altında. Galip Amcamın tek pencereli odasında, bir kerevet üstünde kirli yatağı seriliydi. Biz bu yatakta Galip Amcamla birlikte yatacaktık. Tek pencerenin raf gibi kullanılan oyuğu kitaplarla doluydu. 

  Balçık benim ilk gördüğüm köydü. Galip Amcamı görmediğim o iki yıl içinde yirmi yıl birden yaşlanmış, çökmüş buldum. Artk neşesini de umudunu da yitirmişti. Taşlamalar yazmaya başlamıştı.


Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik. Galip Amcamın çevresinde tanıdığı Gebzeli aydınlar vardı. Bunlardan birinin Gebze mahkemelerinden birinde zabit katibi bir derviş olduğunu anımsıyorum. İçlerinden biri de ya şairdi yada ezberinde çok şiir olan birisiydi. Galip Amcam, çok ucuz cep defterini çıkardı cebinden... Defterdeki şiirlerini okudu.

Galip Amcamdan her nasılsa bana kalmış bikaç defter vardır. Şimdi o defterleri karıştırıyorum; onlarda kırkbeş yıl önce Gebze'deki çınar altında arkadaşlarına okuduğu manzumelerden kimisini buluyorum:


Ey dilemlerin sultanı
Tecelli kıl teselli kıl

İnayet olmasa senden
Kurtaran yok beni benden
Ey efendim bu bedenden
Tecelli kıl teselli kıl.

Çevirmişim gözüm sana
Gayre bakmam özüm sana
Nerde olsam yüzüm sana
Tecelli kıl teselli kıl

Her işim isyan ve hata
Gitti ömrüm va hasreta
Merhametin eyle ata

Tecelli kıl teselli kıl
Encam-ı alem ölümdür
Rıza-yı pakin yolumdur
Galip Nihani kulundur
Tecelli kıl teselli kıl

Manzumelerinde Galip Nihani adını kullanırdı: Nihan : Gizli
Bu manzumenin altında 4/5 Teşrinevvel 340 yazılı.

Galip Amcamın ordaki arkadaşları içinde şairler de vardı. Onlardan biri ya "işreti" mahlasıyla şiirler yazıyor yada İşreti mahlaslı birinin şiirini okuyordu. Galip Amcam o şiiri çok beğendiği için hemen orda cep defterine yazmıştı.

Bende kalan o defterden, İşreti'nin şiirini buraya aktarıyorum:


Sanma aşk ehlini mevtle güzar eylediler
Hicre sabreylemeyip terk-i diyar eylediler.

Soyunup tac-ü kabayı bürünüp bir kefene
Hil'at-i ariyeti giymeye ar eylediler.
Dediler görmeyelim tek ol rakibin yüzünü
Bindiler mahmel-i tabuta firar eylediler.

Arkası üzre yatıp ehl-i kubur etti huzur.
Derd ü mihnetle seni İşreti zar eylediler.

Galip Amcamın köy öğretmenliğinden aylığı onbeş-onaltı lira bişeydi, kesinlikle yirmi liradan azdı. En büyük üzüntüsü "Valide, valide..." diye sözünü ettiği Gerede'nin bir köyündeki annesinden uzak kalışı, annesini yanına getiremeyişi, ona para gönderemeyişiydi. Düzgünce elbisesi, hediye alacak parası da olmadığı için yıllar yılı yaşlı annesini görmeye de gidemiyordu.

--------


Aziz Nesin tekrar Gebze'de, ve gene Gebze'li aydın ve şairlerle

"Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik." 

   Aziz Nesin'in "o büyük cami" dediği bugünkü Çoban Mustafa Paşa Cami'dir. Aziz Nesin yıllar sonra 14 temmuz 1991'de tekrar o caminin yakınındaki ağaçların altında bu sefer okurlarına kitaplarını imzalamaya gelir. 



Aziz Nesin Gebze'de Çamlık Park



Aziz Nesin - Akgün Akova Gebze Çamlık Park
Fotoğraflar: Ertuğrul Sevimbike


Nereden nereye Gebze'de bu nitelikte faaliyetleri ara ki bulasın. Belediyelerin davet ettiği "yazarlar" vs ... tonlarca paranın nerelere gittiği (?) kültür-sanatın ve edebiyatın yerel yönetimlerce ne anlama geldiği başka bir yazının konusu. Onlara da değineceğiz. Aziz Nesin'in bıraktığı yoldan devam edeceğiz. Daha fazla insanla daha fazla aydınlıkla... 



Doğan Sevimbike


Son İstek
  
Bitki olacaksam 
Çayır çimen olayım 
Aman baldıran değil 

Yol altında kalacaksam 
Gelin arabaları geçsin üstümden 
Çelik paletler değil 

Üstümde çocuklar koşuşsun 
Ne kaçan ne kovalayan 
Askerler değil 

Kerpiç yapacaksanız beni 
Okullarda kullanın 
Cezaevlerinde değil 

Soluğum tükenmez de kalırsa 
Islık öttürsünler 
Aman ha düdük değil 

Kalem yapın beni kalem  
Şiirler yazan sevi üstüne 
Ölüm kararı değil 

Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında 
Sakın ola ki 
Silahlarla değil

                          Aziz Nesin



Aziz Nesin kitapları için; http://www.odakitap.com/aziz-nesin

12 Kasım 2015 Perşembe

"En güzel günler henüz yaşamadıklarımız..."

"Yaşam gerçektir, yaşam düştür. O ikisini birbirine yaklaştıracak şey de umuttur.."
Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz şair ve yazar Gülten Akın anısına..

Ütopya ile umut arasında estetik ve mavi bir bağ vardır. Bizler de bir kopukluk içindeyiz bize dayatılan gri ve karamsar tablo’yu gerçek sanıyoruz. Türkiye ütopyası kilitlenmiş ortadoğulaşan bir hale geliyor, getirilmek isteniyor. Ortadoğululaşmak; ekonomik olarak batıya bağımlı tek adamlı mezhepsel yönetim sistemine sahip yerdeki ve gökteki kadim tarihsel mirası dünyevileştirememektir. Başka bir şekilde söylersek; umutsuzlaştırmadır kaderimizi kaderlerimizi başkalarının eline vermek ve bize ayrılan sonu beklemek gibidir. Son yıllarda yaşadıklarımız son aylarda yaşadıklarımız Türkiye’nin mevcut kültürel ve siyasal sorunlarının çözümsüz hale getirildiği en yoğun yıllardır. Yaşamımızın her alanına giren karanlık bir hegemonya...

Dünü bugüne Gezi’yi yarına bağlamak
Bazen yaşadığımız gerçekliklerle kafamızda kurduğumuz toplum modeli birbiri ile bağdaşmaz. Çok nettir ki bu ikisinin en uyuşmadığı zamanlarda yaşıyoruz. Gerek eskiye olan özlemimiz gerekse de hala eski yazar, roman hatta şarkı ve sanat eserlerine olan merakımız bunun bir göstergesi olabilir. Haziran direnişini anımsarsak Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük halk ayaklanmasıdır, belki de ilk en büyük halk ayaklanmasıdır. Gezi, geri düşeceğimiz en asgari ortaklık seviyemiz olmalıdır. Genç bir Cumhuriyetiz henüz 3 nesil. Genç cumhuriyetin bugün ideolojik anlamda eskiye saplı kalmadan ileriye bakan bir halk hareketi var. Bu halk hareketi; “Geleceğe bakışın “ çeşitli yorumlarının somut anlamda varolduğu sürecin başlangıcıdır. Gezi sonrası birbirinden bağımsızca gelişen irili ufaklı dinamik hareketler; Derelerin, dağların, ormanların talan edilmesine karşı direnişler... işçilerin direnişi..  lgbt’lilerin direnişleri..  vs vs... direniş ve mücadele kültürümüzün üzerinden 12 eylül askeri rejimi tırpan gibi geçmişti. Fakat ekilen tohumlar yeşerir. Gezi parkındaki ağaçların kesilmesi bir kıvılcımdı, ne güzel ki böyle bir halk hareketi Yeşilden Mavi’ye uzanan bir ağaç figürü etrafında başladı. Şiirsel anlamlarla somut siyasal analizler yapılmaz fakat düş gücümüzü de hapsetmemek lazım.
“Yaşamak bir Ağaç gibi Tek ve Hür ve bir Orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim... ”
Nazım yaşasaydı bugünleri görseydi ne derdi acaba ? Onun dizelerinin bugün onu vatan haini ilan eden kendi ülkesinde, bir halk hareketinin bağrında yeşerdiğini görmek; bu ne büyük bir zaferdir oysa ki. Ne güzel bir umutluluktur.

Suruç-Diyabakır-Ankara ve hafızalarmızdan silinmeyenler..
Siyasi unutkanlığı fazla olan bir toplumuz. 7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım seçimlerine kadar kaos’un hakim olduğu zamanlar yaşadık ölümler.. acılar.. göz yaşları. Sandıktan sanki bunlar hiç olmamış gibi bir sonuç çıktı. Yada bizi yanıltan sandıktan çıkacak bundan farklı bir sonuç algısıydı. Bu algı yıllarca demokrasinin sandıkla eş değer olduğunun öğretilmesi sonucuydu. Sandıkları kuran Sandıktan galip çıkandır. Elbette oy verilecek seçimle partiler değişecek fakat salt demokrasi bu demek değildir, Demokrasinin toplumsal örgütlülüğün dayanışmanın en güçlü olduğu toplumlarda işe yarar, örgütlü mücadele olursa işe yarar, sanatla edebiyatla örgütlü mücadelelerin ufku büyüdükçe bilinç somutlaşır ve bir sonuca ulaşır. Önemli olan yola çıkmaktır. Düş gücümüz-ütopyalarımız hafızlarımızdan silinmeyen acılardan tek çıkış yolunu sunar bize, yeni ve yaşam dolu bir yol. Umut bir yoldur, yolda yüründüğü sürece umut tükenmez; Konstantinos Kavafis’in dizeleriyle bitirelim.
.....

Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonundakocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini
İthakaların.

(Çeviren: Cevat Çapan)


Konstantinos Kavafis




Doğan Sevimbike

19 Kasım 2013 Salı

“ Kapitalizmin kıskacında doğa, toplum ve bilim – Onur Hamzaoğlu olayı “  Kitabı üzerine

“Bilim bütün dünyanın malıdır, ulusların sınırlarını tanımaz.”
Goethe


  Bilim; doğa kanunlarını, toplumsal ilerleme ve bilinçlenme için anlaşılır kılan ve yöntem sunan bir gerçekliktir. Bu gerçekliği aydınlatan insanlık hizmetine sunan bilim insanlarıdır. Bilim insanlarının halkın mutlu bir gelecek için bilimsel uğraşları, siyasal düzenin karşısında, değişim yasasının doğa ve toplum uyumunun siyasal ve politik yeniden düzenini sağlamada rol alır. Akıl ve bilimin mirasi her dönem köhnemiş gelenekselleşmiş bir takım yerel kurallar ve doğa ile uyumlu olmayan düzen yasaları ve kuvvetlerine karşıt ilerlese de bilimsel aydınlanma insanlık tarihinden bugüne kadar birikerek ve sentezlenerek gelmiştir gelişmektedir. “Onur Hamzaoğlu olayı” ise bu ilerlemenin Türkiye’deki siyasal ve kültürel koşullarının bilim tarihindeki örneklerine çok yönden benzer bir yansımasıdır.

  Bilim, toplumların büyük birliğidir, doğal hakkıdır. Bilgiye erişme hakkı engellenen bir halkın mücadele etmesi Dilovası’ndaki çevre felaketinde görüldüğü gibi bir yaşama ve özgürlük meselesidir. Yasaların ve düzenin bu meseleler üzerine değişmesi ve dönüştürülmesi ilkesi  “Onur Hamzaoğlu Olayı’nda bir çok yönden ele alınmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye’deki bilimin ve bilim insanlarının yaşadığı sorunlar (Cumhuriyet Döneminde Üniversiteden tasfiyeler),  bilimin ahlaki sınırı, politika ve egemen güçler bağlamında kitapta genişçe değerlendirmelere yer verilmiştir. Çünkü mutlu ve özgür bir yaşam bilimin yoluyla olabileceğinden dolayı bilim toplumsal olaylara yabancı değildir bizzat toplumsal çelişkilerle haşır neşirdir. Muhattabı bizzat toplum ve sorunlarıdır. Bu sebeble özgür ve bağımsız bir alanda geliştirir kendini. Bağımsızlık ise üretilen değerlerin yorumu ve biriken bilimsel gerçekliklerin tekrar sentezlenerek üretebildiğini anlaşılır kıldığı sürecin olmazsa olmaz koşuludur. Bağımsız olmadan bilimsel gerçeklik yaratılamaz. Onur Hamzaoğlu olayında da görüldüğü gibi bağımsızlığı etkileyen ekonomi politik sebebler olduğu gibi, ideolojik hegemonyanın yerleşik gelenekselci yaklaşımlarla kavgası sürecinin de etkiliği olduğu medya ve toplum platformlarında gözlemlenmektedir. Kitapta bununla ilgili yaşanılan hadiseler ve hukuksal alandaki çalışmalar da belgelerle anlatılmaktadır. Üniversitelerin halk yararına bilim üretme anlayışı ve ilkesi konusunda ise “bilim kalelerinin” sınıfta kaldığı gerçeğini de raporlarla kitapta görmekteyiz. Akademisyeni olduğu Kocaeli Üniversitesi’nin etik kurulunca, Onur Hamzaoğlu’nun yaptığı çalışmaların paylaşımından dolayı “kusurlu” bulunması bilim, politika ve etik konu başlığı altında incelenmeye alınmıştır. Üniversitelerin yozlaşmış yapısının 12 eylül’den bu yana otoriteryen zihniyet, devlet ve yök üçgeninde ve evrensel, demokratik, bilimsel özelliklerinin kaybı bağlamında sorgulanmıştır. Kitapta “Onurumuzu savunuyoruz” hareketinin 2-3 haziran 2012 tarihinde, Şirince’de gerçekleştirilen çalıştayda yapılan sunumlara da yer verilmektedir.

  Dilovası gerçeği ve Onur Hamzaoğlu olayı, kapitalizm sorunsalında ele alındığından doğa, toplum ve bilim birbirinden ayrı tutulmaması gereken insana yabancı olmayan unsurlardır. Dilovası’ndaki yaşanılan kanser risklerindeki oransal büyüme ve bölge halkından alınan örnekler ve istatistikler doğrultusunda Kocaeli Üniversitesi Halk sağlığı anabilim dalı başkanı Onur Hamzaoğlu, yaptığı bu araştırmasından ötürü halkı galeyana getirmekten ve bitmemiş bir araştırmayı paylaşmasından ötürü hakkında soruşturma açılmıştır. Dilovası 30 yıl öncesine göre %90 sanayileşme gösteren bir yerleşim yeridir.  Sanayinin, uluslararası şirketlerin ve limanların yoğun olduğu bu bölgede malesef halk, fabrikalarla ve fabrikalardan çıkan çevreyi kirleten, havayı toprağı ve suyu etkileyen atıklarla içli dışlı yaşamaktadır. Sadece sanayileşmenin sorunları değil, göç işsizlik yabancılaşma, kimliksel sorunlar da beraberinde gelmektedir. Fakat sorunun temeli ekonomiksel ve sağlıkla ilgilidir. Bölgedeki rant gücü yüksek olduğundan bölge halkının bilinçlenmesi, toplumsal muhalefetin güçlenmesi kapitalizmin doğası gereği engellenmektedir yada anlaşılır kılınmamaktadır. Toplumsal bir yarayı ve büyük felaket risklerini toplumla paylaşmak da bilimsel bir araştırmanın etiksel görevidir. Halkın eşit olanaklara sahip sağlıklı bir çevrede yaşaması doğal hakkıdır.

  Sonuç olarak Yordam Kitap’tan çıkan “Kapitalizmin kıskacında doğa, toplum ve bilim – Onur Hamzaoğlu olayı “ Türkiye ölçeğinde bilim ve bilim karşıtlarının sistemsel bir analizini ve toplumu aydınlatma mücadelesinin bugünkü koşullardaki rehberi olmuştur. Antik Yunan’dan bu yana gerçeği haykırmak, herkes evet dediğinde hayır diyebilmek toplumsal sorumluluğu olan bilim insanın işidir, Aydınlanma felsefesinin tüm bilim insanları bu gerçeklikten beslenerek güçlenerek topluma ışık olurlar ve tarihsel bellekle ilericilikle yol alırlar. İçinde bulunduğumuz dönem mayıs-haziran direnişleri ile korkunun yenildiği, sistemin bozukluklarına şarlatanlıklarına karşı direnişlerin başladığı bir dönemdir. Türkiye’de bilime ve bilim insanlarının özgürce ve korkmadan gerçeği dile getirebildiği yıllar olacağına inanmaktayız. Doğa ve toplum düşmanlarına karşı her zaman bilime inanan bireylerin beraberce yaşadığı bir toplum umuduyla..

Kitapta kimler var, ne yazdılar?

- Giriş: Onur Hamzaoğlu Olayı / Cem Terzi, Emel Yuvayapan, Erkin Başer
- “Şarlatan” / Cem Terzi
- Hukuki Açıdan Onur Hamzaoğlu Olayı / Ziynet Özçelik
- Neden Tarafım? / Onur Hamzaoğlu
- Çevre Kirliliğinin Halk Sağlığı Etkileri / Zeliha Öcek
- Bilim, Politika ve Etik / Harun Tepe
- Bilimsellik ve Şarlatanlık / Doğan Göçmen
- Geçmişte ve Günümüzde Din-İdeoloji-Bilim Kavgası / Alâeddin Şenel
- Cumhuriyet Döneminde Üniversiteden Tasfiyeler / İzge Günal
- Türkiye’de Otoriteryen Zihniyet: Devlet, YÖK, Üniversite 
ve Bilim İnsanları / Fatma Gök
- Yakın Tarihimizde Bir Örnek: Çernobil Felaketi 
ve Bilim İnsanlarına Yönelik Baskılar / İnci Gökmen
- Etik Kurulları Etik Değerlerini Koruyabilir mi? / Murat Civaner
- Alt/Üst Etik: Tıp Araştırmaları / Hasan Yazıcı 
- Bilimi Kim Nasıl ve Neden Çarpıtıyor? / Cem Terzi
- Bilimsel Dergilerde Hakemlik Mekanizması ve Sonuçları / Özlem Özkan
- Araştırma Sistemi Daha Açık ve Dürüst Bir Sistem Hâline Nasıl Getirilir? / İskender Sayek 
- Bilimsel Araştırma Sponsor Etkisinden 
ve Baskısından Nasıl Korunabilir? / İskender Sayek
- Bilgiye Erişme Hakkı / Beyza Üstün 
- Aşıya Erişme Hakkı / Feride Aksu-Tanık ve Şafak Taner



Matematiğin Adaleti ve Aydınlanma

zts47




Aklı bilimi ve insanın en yüksek kudretini hakir gör bakalım!
göz bağlayıcı büyücülükleri ile yalanın ruhundan medet um.
Şimdiden avucumun içindesin!
Mefisto
J. W. Von Goethe Faust 1.kısım



     Televizyon dizilerinden, tartışma programlarına, sinemaya, edebiyata ve hayatımızın her alanında fark etmediğimiz bir bilinç vardır ve bu biz ilişki kurdukça işler. Son yıllarda kendimizi ifade etme konularımız bir hayli çeşitlenmiştir. Teknolojinin ve sanayinin ilerlemesi ile ortaçağ kavramlarının estetik ve bireyi baz alan temel unsurlarla süslenerek verilmesi kimlik ve aidiyetlerin bir mesele haline gelmesini de körüklemektedir. Gerçeklerle uğraşmak gerçeklere kafa yormak yaşadığımız bu yüzyılda rafa kaldırılmıştır. Gerçeklerle uğraşan uluslararası finans merkezleri ve bunlara ev sahipliği yapan devletlerdir. Emperyalist yayılmacılığın bir macera olmadığı gerçek anlamda bir sömürü politikası olduğu bilimsel bir gerçektir. Peki 21.yüzyılın bu yeni ortaçağ’ında neden sadece somut işler peşinde olanlar sömürü politikaları uygulayan devletler oluyor, Çünkü Tarih boyunca yaşamış bütün uygarlıklar kendinden daha büyük uygarlıklar tarafından yıkılmıştır. Hurafe ve bağnazlık içinde yaşayan toplumlar ise maalesef bunlar karşısında asimile olmuşlar ve insanlığa değer katkısı yapamadığı ölçüde unutulmuşlardır. İlerleyiş kaydeden üreten ve bilimsel gerçekleri bir politika haline getiren halklar her zaman tarihin içinde bugüne kadar gelebilmişler. Örneğin pax ottomana’nun (Osmanlı Barışı) yıkılmasının en büyük sebebi karşısında sanayisi ve fikir dünyası ile yepyeni bir Avrupa olmasıdır. Osmanlı sistemi reformlar yapsa da buna cevap veremeyişi; medeniyetin başka bir yerde yeniden filizlenmesi çözülmeyi getirmiştir. Bu çözülme uygar dünyanın değerlerine gözlerini açan önderlik ve yeni örgütlenme ile olmuştur. Anadolu’da Cumhuriyetin kurulması Doğu toplumları için Uygarlık altında yok olmanın eşiğinde yeni bir atılım, devrimsel bir dönüşüm olmasının yanında bir ufuk ve umut yaratmıştır. Ve yok olmaktan kurtuluştur. Bugün Cumhuriyet düşüncesinin özgürlüklerini onu muhafaza etmekle değil daha ileriye götürmekle mümkün olacaktır. Aydınlanmanın ve yok olmamanın temeli, adaletin; insanoğlunun matematiği doğayı anlama ve biçimlendirme sanatı olmasını kavramasıdır.
     Matematiği bilen toplumların üretim kabiliyetleri artacağı gibi eşit ve paylaşım sistemleri de gelişkin olucaktır. Adaletli bir toplum; ancak eleştirel aklın egemen güç olmasıyla sağlanır, baskıcı rejimler  ise örgütlü cehalet ile oluşur. Bilimsel eğitimin önemi işte burada yatmaktadır. Dünyadaki bütün değişimlerin müdahalelerle oluşması, yeni fikirlerin eski fikirlerin üstesinden gelmesiyle sonuçlanan yeni düzenler.. tarihin diyalektiği böyle işler. Devrimsel hareketlerin temelinde bir eğitim süreci olduğunu unutmayalım, bu eğitim; tez ve antitez gruplarının belli şart ve konumlarda diyalog süreci edinmeleriyle oluşur. Toplumsal yenilikler insanlığı daha ileriye götüren buluşlar ve icatların oluşma sürecinde de var olan maddeyi ve yeniyi oluşturan işte bu diyalektiktir. Diyalektik eski yunanda tartışma sanatı anlamına gelir. Heraklatios’la başlayan bu devinimin fikri dönemi “bir nehire iki defa girilmez” ve “değişmeyen tek şey değişimdir” ifadeleriyle tarihte yerini almış bilim ve düşün insanlarına yeni ufuklar açmıştır. Bu sebeple akılcı ve eleştirel eğitim sağlıklı ve ileriye dönük toplumların nedenini oluşturur.
      “Bir çocuk ne kadar zor özgürleşirse insanlığımıza okadar güçlü dokunur” demiştir Conrad Ferdinand Meyer. Salt bilgiyi çocuğa ezberletmek yerine o bilginin ne işe yarayacağını nedenleştirilmeli ancak bu şekilde çağdaş toplum filizlenebilir. Çocuğun eğitimi deneyerek, öğrenmesi ve eğitim sürecinde belli ölçülerde özgür bırakılarak yapıldığında sağlıklı bir birey oluşabilir. Bahsetmek istediğim konu eleştirel aklın egemen olması ve paylaşılma süreci ve bunun insanlığa inşa edilmesiyle oluşan etkileri olacaktır. 
     Adaletli bir toplumun oluşması cehaletin örgütlenecek özgürlüğe sahip olmamasındandır. Elbette toplumun adil ve mutlu yaşaması özgürce düşüncelerin ifade edilmesi ve tartışma sanatının güçlü olması ile paraleldir. Fakat Adaletin güveni demokles’in kılıcı ile olur, bu gücün gerekliliği öteki olan “düşünceler” midir ? Adaletin korunması aklın örgütlenmiş gücüyle, Anayasaların inşa süreçleri ise devrimsel süreçlerle meydana gelir. Bu devrimsel olgu; değişimin dönüştürülmesidir. Dönüştürme işi ise İnsan Aklının müdahale etmesiyle sağlanır. Ülkemizde eğitim anlamında yaşanan son değişimler  genç neslin geleceğini çok önemli etkileyeceği gibi Türkiye’yi “güçlü” bir ülke yapmak isteyenleri de hayal kırıklılığına uğratacaktır. Uğur Mumcu’nun dediği gibi “her kim ki din sömürüsüne dayalı iktidar olmuş yıkılmıştır.” Dünya siyasal tarihi ve Türk Demokrasi tarihi bunun gibi örneklerle doludur.
     Gelelim Türkiye’deki bilimsel ilerlemelerin siyasal otoriteler ve politikalar ile ilişkisine. Malesef eğitim sürecimiz bir deney öğrenciler ise kobay durumuna gelmiş, eğitimin bu sarsılan ve istikrarsız yapısı gelecek neslin ve gelecek ülke yönetiminin bugünkünden daha ciddi sorunlara gebe olacağı öngörülmelidir. 4+4+4 ile küçük yaşta okula başlama ve sözde seçmeli din derslerinin konulması İmam Hatip ortaokullarının açılması, ilahiyat okuyan öğrencilerin gelecekte devlet kademelerinde yada askeriye gibi kurumlarda çalışacak olmasının yolunu da açmıştır. Bunların yanında üniversitelerin özerkleşmemesi ve özelleşmesinin artmasıyla bilim değil ama politik bir işleyişin oluşması da tek-tip gençlik nesil yetiştirme hareketinin başlangıcıdır. Son aylarda ortaya çıkan dindar nesil kavramı, gençlik içinde oluşan yozlaşma ve “ahlaksızlaşmaya” karşı gençleri düzeltecek formül gibi lanse edilmiştir. İşin aslı böyle değildir. Bir toplumun davranış ve psikolojik sıkıntıları sosyolojik ve ekonomik etkenlidir. Uygulanan politikalar halkın ekonomik olarak refahını sağlamak yerine özel okul ve var olan devlet okul yapısının anti laik eğitim modelinin yaratılması halkın parasız ve bilimsel eğitim alması şartını değiştirmemiştir. Değişen, daha itaatkar bir toplum yaratmanın kurumsal yapısını inşa etmedir. Bu kurumsal yapı ile yetişen nesil; eleştirmeyen sorgulamayan insanlardan oluşacak bu sayede tepedeki politik merkezlerin kararları sorgulanmayacak ve ekonomik anlamda: feodal geleneğin ve zenginleşmenin önü açılacak. Laik ve demokratik yasaların zarar görmesi ölçüsünde eş-dost-akraba ve din-tarikat-mafya şeklinde örgütlenmelere daha açık hale gelecek halkın ise devletin anayasal hukuk sistemine olan güveni sarsılacaktır. Şu an yaşadıklarımız da bunlardan farksız değil midir ? ..
     Geçtiğimiz temmuz ayında Milliyet yazarı Mehveş Evin’in yaptığı röportajda; Türkiye’ye gelen Nobelli matematikçi John Nash Türkiye’nin matematik sıralamasında sondan ikinci olduğunu öğrenince “iyi matematik bilmeyen toplumda adalet olmaz” demiş. Nash’a göre böyle bir durumda çocukları hiç okula yollamamak ve evde eğitmek bile daha iyi sonuç verebilir. Nash’ın dedikleri üniversite sınavlarında azımsanmayacak derecede sıfır çeken genç neslin ve gazeteci-aydın-asker ve hocaların tutukluluk halleri ve süreleri iyi matematik bilmeyen toplumumuzun gittiği yöndür. İnsanlık medeniyetine katkımız ise eşi benzeri olmayan tutuklamalar ve “neo-osmanlıcılık” fikriyle görkemli dış politika atılımlarımız olsa gerek.
     Matematik bilmeyen toplumu adaleti olmayacağından eğitim ve askeri sistemi de çalışmaz. Böyle bir durumda eğitim ve askeri düzenlemelerin çalışması belli zümrenin yada uluslar arası sermayenin çıkarına olabilir. Türkiye’nin Davutoğlu eksenli dış politikası, mantığın eksenin kaydığı bir dış politikadır. Bilimsel tariflere ve uluslar arası ilişkiler teorilerine de uymayan hamaset yüklü bir yapısı olan dış politikamızın bir zümre çıkarının politikası gibi hareket ettiği gerçeği devletin temel bürokrasisine de zararlar ve hedef eksikliği koymaktadır. Türkiye’nin  neo-osmanlıcılık hareketi ABD yapımı yeni-muhafazakarlık hareketine eşlik etmesi sıfır sorun politikasını kaybettirmiştir. Kendi adaletini yaratamayan kendi bilim öncülerini koyamayan bir devletin dış politikalardaki hamleleri de kaçınılmaz olarak tutarsızlaşacaktır. Özgün olmak uluslar arası saygınlığı kaybetmek yada dışardan kendimizi soyutlamak değildir. Cumhuriyet rejimi ekseninde J.J Rousseau’ya göre her ülkenin yönetme ve yönetilme koşulları farklıdır. Cumhuriyet hepimizin bildiği ifadeyle “halkın kendi kendini yönetmesi” anlamına gelir fakat bunlar için belli koşullar ve  insan bilinci gereklidir. Tarihimizde Cumhuriyet fikrinin oluşum şartlarını hazırlayanlar Jön Türk hareketidir, Fransız devriminin Jakoben hareketi ve Ekim devriminin Narodnik hareketi olmasaydı bu devrimler gerçekleşmeyebilir yada oluşması uzun yıllar alırdı. Bu hareketler insanlığa büyük katkılar sağlamışlardır. Jön Türk hareketi de Balkanlardan Afganistan ve Ortadoğu’ya kadar yelpaze oluşturmuş bir Aydınlanma hareketi ve felsefesidir.
     Bugün Türkiye’de Aydınlanma fikirsel üretim ve özgürlük ne kadar gerçekleşebiliyor ?
     Adaletin terazisi demoklesin kılıcı ile korunmaz ise Aklın birliği sağlanamaz. Bugün Ordunun bütün rütbelerinin tutuklu olması eğitimin çarpıklıkları ve dış politikamız; geleceğimizin şekillenmesinin  birbirlerinden bağımsız gibi görünen olayları gibidir. Önemsiz noktalar birike birike önemli noktalara varır tıpkı damlaya damlaya göl olduğu gibi. Birikilenlerin neticesi belki de Goethe’nin dediği gibidir; “dünyanın en tehlikeli hali cehaletin örgütlü eyleme geçtiği halidir.” Bu hal ve şartlarda bilimsel eğitimin laftan ibaret olduğu üniversitelerin tartışma yapmayan, bir sorun üzerinde kafa yormayan, çözüm üretmeyen yapılardan görülmelidir. Bile bile karanlığa giden karmaşık gözükmek ihtiyacı istenen bir yol var karşımızda, aydınlanma felsefemizi doğru tahlil etmez ve müdahale etmez isek bu karmaşık yolda kayboluruz. Bertrand Russel’ın sözüyle sonlandıralım “Dünyanın sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.” ■


Doğan Sevimbike
dosevimbike@gmail.com