şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2016 Cuma

Edebiyat, Şiir, Nobel, "En Uzağından Unutuşun" ve Paris




Patrick Modiano'ya geçmeden evvel Nobel Üzerine


 13 Ekim tarihinde açıklanacak olan Nobel Edebiyat Ödülü için Haruki Murakami ve Suriye’li Şair Adonis ( Ali Ahmet Sait Eşber ) en yakın iki aday olarak gösteriliyor. Listede Kenya’dan Afrikalı romancı Nhuhi Wa Thiong’o, “Ölü Ordunun Generali, Kosova’ya Üç Ağıt” gibi Türkçe’de bir çok kitabı çevrilmiş olan Balkan edebiyatının güçlü kalemi Arnavut yazar İsmail Kadare ve yakın zamanda çevrilen “Yarın Savaşta Beni Düşün”‘ün yazarı İspanyol romancı Javier Marias.  Nhuhi Wa Thiong’o ‘nun dilimizde “Aradaki Nehir” ve “Bir Buğday Tanesi” adlı iki kitabı mevcut. (Geçtiğimiz Temmuz-Ağustos ayında çıkan Kitap-lık dergisinin 186. sayısında da Afrika Edebiyatının enine boyuna analizi ve Nhui Wa Thiong’o’nun “Dönüş” adlı öykü çevirisi mevcut ) Haruki Murakami ise ülkemizde gittikçe artan bir okur kitlesne sahip ve epeydir Nobel’i hak eden de bir yazar. 2005’te Man Booker Uluslararası Ödülünü kazanmış 80 yaşına gelmiş İsmail Kadare de öyle. İspanyol romancı Javier Marias ise 2012’de İspanya Kültür Bakanlığı tarafından verilen Narrativa Edebiyat Ödülü’ne Los Enamoramientos (Aşıklar) romanıyla aday gösterilmiş ve kazanmıştı. Fakat İspanya hükümetinin halk kütüphanelerine yeterince ödenek ayırmadığını eleştirerek ödülün halk kütüphanelerini desteklemek için kullanılması gerektiğini söyledi ve geri çevirdi. Nobel’e adaylık konusunda birbirinden nitelikli ve değerli yazarlar gösteriliyor, şüphesiz hepsi çok iyi eserler yaratmış edebiyatçılar.
  
  Bu yazıyı yazarken; Kolombiya başbakanı Juan Manuel Santos’a Nobel Barış Ödülü verildiğini öğrendim. Kolombiya’da Hükümet ve  FARC arasında 50 yıldır süren bir çatışma var. Gabriel Garcia Marquez’in doğup büyüdüğü Büyülüğü Gerçekçiliğin ülkesi Kolombiya...  
Geçtiğimiz hafta yaklaşık 60 bin oy farkı ile referandumdan hayır çıkması sonucu iki taraf arasında yapılacak barış anlaşması reddedildi. Nobel’i siyasi anlamda tartışmalı bir ödül olarak görsem de ödülün Kolombiya’ya verilmesi yerinde olmuş. Başta Türkiye gibi çatışmalarla terörle darbelerle anılan ve boğuşan ülkelere örnek olabileceği kanısındayım. Aziz Sancar’ın Kristal Elma Festivali’nde yaptığı çağrı çok değerli; “Hayatımda Nobel dahil bütün bilimsel başarılarımı, herşeyimi Türkiye’deki barış için verirdim. Barışı sağlamanın bir yolu olsaydı yapardım, eğer onu başarabilseydim Nobel’den de vazgeçerdim. Nobel’i vermeye hazırım yeter ki ülkeme barış gelsin. Kafamı yoran  üzen hep bu olmuştur.” Atılan adımlar önemlidir örnek teşkil eder. Barış anlaşmasının reddedilmesi ama barış ödülünü kazanan olması; Marquez gibi büyük biri yazarı yetiştirmiş Kolombiya için büyük bir adımdır. Umarım ülkemizde de Nobel Ödüllü Bilim insanımız Aziz Sancar’ın bu kaygısını taşıyan insanların sayısı artar ve bu kaotik durumdan kurtulmanın gerçek ve hissedilir adımlarını görürüz. Bu arada yakın zamanda kaybettiğimiz Tarık Akan’ın cenazesine gidememenin üzüntüsünü yaşıyorum. Televizyondan anma törenini izlerken özellikle Rutkay Aziz’in konuşması beni çok etkiledi. İşte gerçek ve hissedilir bir konuşma dedim ! devrimci ve aydınlanmadan ve emekten yana !
Uzatmayayım; hüzün ve umut bir bir aradaydı o gün birşey değişecekse oradan çıkacak.


  Anlaşmalar-barışlar, savaşlar-çatışmalar... dünyanın bütün büyük güçlerinin satranç taşları gibi oynadığı ortadoğu halkları dünyada barışa en acil ihtiyacı olan coğrafyadır. Bugün dünyanın tek ihtiyacı barış. Kolombiya’daki siyasi süreç ve barış için atılan adımlar, Nobel Ödülü ile nasıl ki bir sembol olarak gösteriliyorsa, aynı sembolik durum Suriye için neden olmasın ? Edebiyat burada gücünü hissetiremeyecekse ne işe yarar ? Hazır Nobel Barış Ödülü Kolombiya başbakanına verilmişken, Nobel Edebiyat Ödülü de Suriye’nin Lazkiye yakınlarındaki bir dağ köyünde doğmuş olan Şair Adonis’e verilse ne harika olur!. Savaşların coğrafyası az da olsa şiirle edebiyatla anılsın bir süreliğine.. Belki bir kuşağı dogmalardan bağnazlıktan kurtarabilir değiştirebiliriz. Aklın ve barışın yolunda edebiyatla şiirle yürümesini sağlayabiliriz.


Adonis’in Barış şiirinde dediği gibi;

Barış

çölün yalnızlığında ilerleyen yüzlere
ot ve ateş giyinmiş Doğu'ya

denizin yıkadığı toprağa
ve onun sevdasına barış

yağmurlarını verdi bana baş döndürücü çıplaklığın
kendini bana adıyor yıldırım
benim bağrımda olgunlaştı zaman
bak işte Doğu'nun parıltısı kanım
su çeker gibi çek beni ve yok ol
yitir beni yankısı ve şimşeği var oylukların
su çeker gibi çek beni gövdemle örtün
nirengidir ateşim ve yıldızdır
yön yaramdır benim
heceliyorum
bir yıldızı heceliyorum resmini çiziyorum
kaçaktır yurdumda yurdum
heceliyorum onun çizdiği yıldızı
yenik günlerinin ayak izlerinde

ey sözün külü
gecende bir çocuğu daha var mı tarihimin? 




"Kan Kırmızı Sergi"
Fotoğraf: Birgün
 Adonis’ten bahsetmişken yakın zamanda açılacak sergiden de bahsedeyim; Şair Adonis ile ressam Habip Aydoğdu’nun yaratımlarıyla şiir ve rengi bir araya getiren “Kan Kırmızı” sergi 26 Ekim- 25 Aralık İzmir Folkart Gallery’de sanatseverlerle buluşacak.










2014 Nobel Ödüllü Patrick Modiano


Paris anılarının esiri olmuş bir yazar: Patrick Modiano 

  2016 Nobel Edebiyat Ödülü'nün kime verileceğinin açıklanmasına yakın şu günlerde, 2014’de Nobel’i kazanmış romancı Patrick Modiano’nun “En Uzağından Unutuşun” adlı kitabını okudum.  Modiano’nun dilimize çevrilmiş “Yıkıntı Çiçekleri”, “Bir Gençlik”, ve “En Uzağından Unutuşun”, “Kötü Bir İlkhabar” ve “Bir Sirk Geçiyor” adlı kitapları mevcut. Fakat ne yazık ki bir çoğunun baskısı tükenmiş. Madiano her kitabında aynı şeyleri anlattığı için eleştirilmiş Guardian’da okuduğum bir makalede “Paris anılarının esiri olmuş yazar” diye söz ediyordu. Paris’in işgal yılları, anılar, kimlik, kayıplar ve gençlik onun romanlarının başlıca unsurları.

  1945'te Paris’in işgal yıllarında İtalyan göçmeni Yahudi bir baba ve Belçikalı tiyatrocu bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Lisede hocası olan Fransız yazar Raymond Queneau sayesinde edebiyat çevreleri ile de tanıştı. Ünlü Paris 68’nin yaşandığı yıllarda; İlk romanı “La Place de l’Etoile”i (Yıldızın Yeri)  1968 yılında yayımlandı. İsveç Akademisi daimi sekreteri Peter Englund ise Modiano’yu “çağımızın Marcel Proust’u” olarak nitelemiş. Pek iddiali bir cümle. Proust gibi bir yazarla kıyaslayabilmek popüler kültürün etkisiyle söylenmiş olabilir diyorum. Ama yinede tüm kitaplarını bulup okumadan kesin bir şey diyemem elbette.

En Uzağından Unutuşun

Kitaptan:

“Günübirlik yaşayan yoksul, sevecen bir genç adam, yavaş yavaş neredeyse kendiğilinden kurulan ama hiçbir zaman sonu belli olmayan dostluk ve aşk ilişkileri, kısa süren sevinçler, kolay kolay dışa vurulamayan kuşkular ve acılar... Patrick Modiano alabildiğine yalın ama aynı ölçüde duyarlı ve şiirsel bir dil kullanarak okuru yarattığı dünyanın içine çekiyor.”


  Modiano, sade dili ve yalın anlamıtıyla bizleri Paris sokaklarına götürüyor. Aynı zamanda Tahsin Yücel’in usta çevirisiyle de bir türkçe şöleni. Gerard Van Bever, Jacqueline arasında geçen dostluk ve aşk, Dante Kafe’de yaptıkları sohbetler, aralarına giren insanlar yeni dostlar ve Londra’da eski püskü bir otel. Hyde Park’taki yürüyüşler yeni dostlar ve ayrılık. Yıllar sonra Paris sokaklarında yürürken bir ev partisinde Van Bever’in Jacqueline’ı bulmasıyla kuşkuların da belki son bulması. Ama Jacqueline, Van Bever’in dünyasında kentin istasyonlarında kafelerinde sokaklarında ışıkları altında bütün bir sis içinde beklenen, aranan bir sonsuzluk yada bir unutuş. Değişen hayatlar, yarım kalmış yada kısa süreli ilişkiler ve Paris sokakları...
                                                                                                                                                                                                                                                                                                 
Patrick Modiano Fransız şair Stefan George’un yapıtından esinlenerek yazmış romanını.

Stefan George’dan bir şiir; romanı da anımsatıyor biraz.

Sessiz Şehir

Bir şehir vadinin içinde
Solgun bir gün geçip gitmede
Ne yıldız, ne de ay, çok geçmeden
Gece belirecek gök ülkesinde.

Sisler inet bütün dağlardan
Uyuyan şehrin üstüne
Ne bir ev, ne bir dam, ne de bir çatı
Ne bir ses yükselir dumanlardan
Ne köprü belirir, ne kule

Gene de yolcu korkuya düşünce
Küçüçük bir ışık parıldar derinde
Dumanlar içinden, sisler içinden
Bir övgü şarkısı yükselir göğe
Bir çocuk ağzından.




                                                                                                                                 Doğan Sevimbike

23 Eylül 2016 Cuma

43.Ölüm Yıldönümünde Resimlerle Pablo Neruda'nın Sıradışı Hayatı



Pablo Neruda - Poet of People; Monica Brown'un öyküleştirdiği Julie Paschkıs'ın illüstrasyonlarını yaptığı halk şairi Pablo Neruda'nın hayatını anlatan çocuklar için hazırlanmış bu kitap ingilizce-ispanyolca ve birçok dilde baskısı mevcut olmakla beraber türkçeye henüz çevrilmiş değil. Asıl ismi Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto’dur. 1953’te Lenin Barış ödülü’nü, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. 23 Eylül 1973'de vefat eden Pablo Neruda'nın bugün 43.ölüm yıldönümü olması sebebiyle bu güzel kitap ve resimlerle onu bir kez daha analım. Türkçeye kazandırılması ve ülkemiz çocuklarına dünya şairlerinin büyülü dünyalarını tanıma fırsatının yaratılması dileğiyle..












Neftali adında küçük bir çocuk vardı, 

çılgın şeyleri severdi çılgınca

 ve sessizliği severdi sessizce.




Neftali arkadaşlarıyla ormanda oyun oynamayı,

ata binmeyi ve nehirde yüzmeyi severdi.

Neftali'nin babası tren kondüktörüydü,

ve O bazı zamanlar oğlunu da trende yanına götürürdü.





            En yakın hocası olan Gabriela Mistral ona uzak yerlerden harika kitaplar verdi 
                               
ve Neftali yazar olmak istediğine karar verdi.


Neftali arkadaşları gibi iyi top oynayamıyordu ama okumayı seviyordu ve sayfaların arasındaki  büyüğü keşfetti.



                                    O makasları, yüksükleri, sandalyeleri ve yüzükleri yazdı

O düğmeleri, kuş tüyünü, ayakkabıları ve şapkaları yazdı

O kadife kumaşı ve denizin rengini yazdı.



O özgürlük mücadelesi veren işçilerin onuru için

adalet arayanların kavgasına katıldı onlar için şiirler yazdı.

Şiirleri liderleri kızdırsa bile sessiz kalmadı 

çünkü o halkın şairiydi.




Adınızı neden değiştirdiniz, “Pablo Neruda” ismini seçmenizdeki neden nedir? 

P.N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu. Adımı değiştirmek yaptığım ilk direnişçi hareketti.

Kaynak: http://www.sabitfikir.com/soylesi/pablo-nerudayla-soylesi-adimi-degistirmek-yaptigim-ilk-direnisci-hareketti  The Paris Review'den çeviri.









Kaynak : https://www.brainpickings.org/2014/11/04/pablo-neruda-poet-of-the-people-book/
Çeviriler: Doğan Sevimbike


21 Ağustos 2016 Pazar

ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT



Eğitim sistemimiz edebiyat-sanat konusunda ufkumuzu açacak yada derinleştirecek ölçüde  yapısal kurumsal bir durumda değil. Yıllardan beridir sancılı şekilde ilerleyen sistem sanat-edebiyat ve dünyadaki eğitim sistemleri ölçüsünde bugün çok daha gerilerdedir. Özdemir İnce'nin bana göre tüm edebiyat bölümlerinde hatta liselerde de okutulması gereken "Şiirde Devrim" kitabını da bu yüzden geç farkettiğimi düşünüyorum. 

 Kitabın ilk yazısı; "Şair, Şiir ve Hayat" şairin 26 Eylül 1998 günü Casablanca'da Uluslararası Şiir Festivali'nde yaptığı konuşmanın tam metni.

 Bu konuşmayı şiirle, siyasetle, edebiyatla, ilgilenen hayata dair anlam arayışlarında ordan oraya savrulan, yazan- çizen-okuyan  herkesin okumasını tavsiye ediyorum.  

Rene Char'ın dediği gibi; 

"Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır"



                                                    ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT


 Toplantının bu oturumdaki konusu “Tehdit edilen yaşam karşısında şair” değil de “Tehdit edilen yaşam karşısında şiir” olsaydı kendimi bu kadar sıkıntı da hissetmezdim. Önce şiirin kendine özgü bir yapısal mantığından ve spiritüel, metafiziksel evreninden söz eder, ikinci olarak tükenmesi olanaksız hammadesine değinir, daha sonra da dilsel yapıda arkeolojik kazı yapardım. Herhangi bir şiiri yazan şair ise para kullanan vergi veren, bazen işkence görüp hapse giren, bir devletin vatandaşı olan toplumsal bir varlık. Bu durumda tarihten, coğrafyadan, teknolojiden, medyadan, savaşlardan, enflasyondan, globalleşen ve giderek kültürsüzleşen bir toplumdan söz edeceğiz.

 Şair dediğimiz ve ticaret dünyasının mantığıyla çelişen, dehası ona muhalif bir şey üreten kimse, bildiğimiz kadarıyla, tehdit edilen varlık karşısında ilk kez bulunmuyor, anımsanmayacak kadar uzun süredir aynı durumda. Herhangi bir ülkenin şiir antolojisini inceleyecek olursak, tehdit altındaki varlığın şiire dönüşmüş soluğunu yüzümüzde, yüreğimizde hissedebiliriz. Bir tarihi, bir belleği olan insan geçmişe karşı nostaljik duygular beslemiştir.

 Şimdisinden de hoşnut olmayan aynı insan, gelecek denen bilmece karşısında her zaman ürküntü duymuştur. Nostalji, hoşnutsuzluk ve ürküntüyü aynı anda hisseden insan, başta kendi varlığı olmak üzere Varlık’ın tehdit altında olduğu saplantısından kurtulamamıştır. Zaman zaman bir karabasana dönüşen bu tedirginliğin yüzyıl ve binyıl başlarında iyice yoğunlaştığı görülür.
999 yılından 1000 yılına girerken, insan kutsal kitaplarda yazan kıyametin birkaç ay, birkaç hafta, birkaç gün içinde kopacağına inanmanın dehşetini yaşıyordu. Yirminci yüzyıla girerken yaşanan fiestada bile korku ve kaygı eksik değildi.

 Bana soracak olursanız, size İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımız söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayını seyredebilirsiniz: Savaşlar, açlıktan ölüme hazırlanan bir deri bir kemik çocuklar, çöp bidonlarından karnını doyuran insanlar. Kısacası, şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Son elli yılda, kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visuel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi ve insanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık katı milleyetçilik ve köktendincilik afyonunun etkisi ve audio –visuelin saltanatının bir yan ürün olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek olan yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor.


   Günümüzde gözleri gören ve kulakları duyan vicdan sahibi bir şairin, Varlık’ın (Hayatın) tehdit altında olduğunu anlaması için bir bilici, bir yalvaç olmasına gerek yok. Tehditin dehşetini anlaması için biraz insancıl bir yürek, gerçekçi bir akıl ve orta halli bir imgelem gücü yeter de artar bile. “Tehdit edilen yaşam karşısında şair!” Bu saptama, ister istemez, insanın aklına, “Peki ne yapmalı?” sorusunu getiriyor. Politik bir soru kuşkusuz. Şairin insan, vatandaş ve şair olarak yapacağı bir şey yok mu? Günümüz “site” sinde şairin ve aydının hiçbir yaptırım gücü olmadığını düşünmeyen yok gibi. Sanıldığının tersine, şairin yaptırım gücü hiçbir zaman olmadı, o sadece içindeki sesin buyruğuna uyup gördüklerini kitaba yazdı: Suyun ve rüzgarın kitabına. Ama bir münafık çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Bu dünyada, Sain-John Perse’in Nobel Ödülünü kazandığı yıl yayımlanan kitabı yüz nüshadan fazla satmıyorsa, dünyanın birçok büyük şairinin kitapları yazıldıkları dilin konuşulduğu ülkelerde binden fazla basılmıyorsa, gördüklerini kitaba yazmasının ne önemi olduğunun ileri sürüldüğü bu dünyada, kuşkusuz böyle bir soru soracak insanlar olabilir. İt ürür kervan yürür ve şair gördüklerini kitaba yazar. Bunun kanıtı da Ren e Char’ın şu cümlesi: “Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır” Varlığın tehdit altında olduğu site’de şairin en önemli rolü “Hayır” demekle başlar. Demek ki “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı, “Hayır” demeyi bilmekmiş. Şöyle biraz düşünelim. Dünyanın en büyük şairleri “Hayır!” demeyi becerenler değil midir? Fransızlarda Villon, Araplarda Hallac, bizde Nesimi, Pir Sultan Abdal. Daha yakınlara gelelim: Lamartine, Victor Hugo, Walt Whitman, Baudelaire, Lautr émont, Rimbaud. Sanılır ki yirminci yüzyılda yalnızca bağımlı şairler toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. Bağımlı sözcüğünü uzaktan kumandalı sözcükleriyle karıştırırsak tarihsel bir yanlışlık yapmış oluruz. Bağımlı olmakta bir gönüllülük, kendi iradesiyle seçme eylemi söz konusudur. Komünist şairler (gerçek şairlerden söz ediyorum) kadar hermetik şairler de, lirik şairler de bağımlı olmuşlardır. Her gerçek şair gördüğünü kitaba yazmaktadır ve kendi sesine bağımlı olmuştur.  

 “Şair ne yapmalı?” sorusuna, şiir tarihine yani antolojilere bakarak bir yanıt bulabiliriz. Görürüz ki: Gerçek şairler her zaman uluslarının ve dillerinin ortak belleğinin sicil muhafızları olmuşlardır. Mayakovski ve Brecht ne kadar ortak belleği temsil ediyorsa, Paul Celan da, Yves Bonnefoy da bir ortak belleği temsil etmektedirler: hem ulusal, hem de evrensel belleği. Emile Zola bir şey yapmak zorunluluğunu hissettiği için “İtham ediyorum!” demiştir. “Hayatı değiştirmek gerek!” diyen Arthur Rimabud da, “İnsanlığı avunduran şairdir” ve “Düşünsel bir kan lekesini bütün denizlerin suyu yıkamaya yetmez” diyen Lautr émont da aynı şeyi yapmıştır. Çağının çağdaşı olan her gerçek şair bunu yapar. Çağının çağdaşı olmak dünya vatandaşı ve evrensel insan olmaktır. Bunun için de kitapların tirajına bakıp topluma küserek inziva kozasına girmemek gerek. Çağımızda sadece şairliğin değil hiçbir mesleğin önemi yok. Sadece paranın önemi var. Başka meslekler paraya ve onu önemli kılan öznel koşullara “Hayır!” demeyi beceremeyebilirler, ama şair olmak için ilkin “Hayır!” demeyi bilmek gerek. Okuru azmış, çokmuş bunun hiçbir önemi yok.. Şairin eylemi bir yüreğin eylemine benzer: yürek hem yaşamak hem de yaşatmak için çarpar.  

 Şairin yazdığı şiir geçişli olmuş ya da hermetik olmuş, bunun hiçbir önemi yok. Her iki şair de sicil muhafızlığı yapmaktadır. Her ikisinin de okuru vardır. Bir tek okur bile dünyaya bedeldir. Ben kendi adıma hiç okurum olmasa bile şiir yazmayı sürdüreceğim. Çünkü, günümüz insanı türlü etkiler altında şiire ihtiyacı olmadığı yanılsamasına kapılsa bile, günün birinde bazı insanlar mutlaka şiire ihtiyaç duyacaklardır. Bu nedenle, şair o gün için şiirini hazır tutmalı ve şiir okunu beklemelidir. İnsan şiire gereksinim duyduğu zaman onu bulur ve “okur” olur. Günümüzün çağının çağdaşı şairleri, bütün önyargılardan kurtulmuş durumda, sonsuz bir zamanda oturuyorlar ve sonsuz bir zaman için şiir yazıyorlar. Bu, kuşkusuz, varlığı tehdit eden “şeyler” karşısında şairin meydan okumasıdır.

Özdemir İnce



Özdemir İnce gazetelerde yazmayı bırakalı epey oldu, kendi sitesi üzerinden edebiyat-siyaset üzerine yazılarını yayımlamaktadır. 

http://ozdemirince.com/siirde-devrim-ve-maldororun-sarkilari/



Doğan Sevimbike

10 Temmuz 2016 Pazar

Özgürlük ve Aşk, Karanlıkta Gören Adam: Yannis Ritsos








Yaşam denen şu toprakta yatıyor, 
Aşkın sunduğu bütün sevinç..


Samos'lu Asklepiades MÖ 270



Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi.
işte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum;
Ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan.
Gök yedi kez mavi. İlk doğrudur yine,
benim son dileğim bu artık.

Yannis Ritsos 3 mart 1969

"Ritsos 1969 yılında matematikçi Pisagor'un doğduğu Samos adasına sürgüne gider."





Özgürlük ve Aşk, Karanlıkta Gören Adam: Yannis Ritsos




  Geçen hafta çıkan Özdemir İnce'nin "Agios Ritsos" (Aziz Ritsos) kitabını okurken Alova'nın "antikçağ anadolu şiiri antolojisi" kitabıyla da tanıştım. Bu uyumlu ve güzel bir rastlantı oldu. Özdemir İnce'nin Ritsos'la olan anılarını ve Ritsos şiirlerini okurken aldığım keyfi ikiye katladı diyebilirim.   


  Türkiye biraz Yunanistan, Yunanistan biraz Türkiye'dir. Denizi de şiiri de birdir, Ege'dir Akdeniz'dir Mavi'dir Greek'dir İyon'dur Antik Anadolu'dur. İki yakanın antik dönem- kadim insanları aynı nedenleri aynı soruları aynı merakları tanrılaştırmışlar efsaneleştirmişler mitololojileştirmişler.
Hüzünler, sevinçler, aşklar, savaşlar ve insana ait ne varsa ve doğaya ait ne varsa; insan aklında ve ruhunda bütünleşmiş şiirleşmiştir. Doğayı anlama çabası insanı da şiirleştirmiştir. Doğaya karşı hayatta kalma savaşımı özgür kalabilme savaşıdır. Doğayı anlamlandırma, doğaya insani özellikler atfetme, mitolojileştirme onu merak etme-anlama isteği ve üstün gelme(hayatta kalma) isteğinden gelir. Dolasıyla özgürleşme ve edebiyat-şiir bir bütündür yaşamı izah etmede. 



 1 Mayıs 1909 doğumlu yaşamı aşkı ve özgürlüğü şiirlerinde anlatan Yannis Ritsos da "her zaman en başta özgürlük" demiştir. Metaksas diktatörlüğü dönemlerinde Ege adalarında sürgün olarak yaşamış, kitapları yakılmıştır. Yunanistan'ın Nazım Hikmet'idir. Hayatını özgürlük ve barışa adamış şiirleri 80 dile çevrilmiş milyonlarca insana ulaşmıştır. Aşka ve özgürlüğe dair milyonlarca insanı etkilemiştir. Aşk şiirleri için de şöyle demiştir; 



“İlericilik yalnızca gerici güçlere saldırmak değildir.Yaşam için bir şarkı yazmak da ilericiliktir;böylesine berbat bir hale getirdikleri yaşamın başka bir yanının olduğunu söylemek de güzel.Gün batışlarını, gün doğumunu, güzel  kadınları,dostlukları, güzel sevgileri söylemek, en kötü koşullar altında yaşamın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu söylemek; daha da güzelleştirmek için mücadele gerektiğini söylemek de ilericiliktir. Aşk şiiri ilerici şiirdir.” 

 Şairinn duruşu, politikayla ilişkisi bağlamında Yannis Ritsos, yaşamı, şiirleri, yazdıkları ve söyledikleriyle önemli bir rol modeldir. Albaylar cuntası döneminin işçişleri bakanı ve başbakan yardımcısı Pattakos'un "Siz bir ozansınız, niçin politikayla uğraşıyorsunuz ?" sorusuna verdiği tarihi yanıtı burada bir kez daha anımsatmakta fayda var: "Bir ozan halkının en has evladıdır, bu nedenle politakayla uğraşmak zorundadır." Ülke olarak karanlık bir dönemden geçiyoruz. Karanlığı görmek, karanlıkta görmek ve umudu diri tutarak gülümsemekten mücadele etmekten başka seçeneğimiz yok.
Agios Ritsos yolumuzu aydınlatıyor...
Önsözden Özdemir İnce 


 Yannis Ritsos; Nazım Hikmet, Pablo Neruda, Louis Aragon, Federico Garcia Lorca ve Nicholas Guille'le birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biridir şüphesiz. Umut, özgürlük,  aşk ve direniş Yannis Ritsos'un şiirlerinin ana konusudur. Yannis Ritsos'u tanımasaydım belki şiirlerine Nazım Hikmet yazmış olabilir derdim; ayrı topraklarda özgürlüğe çarpan iki yürek dil farklı olsa da coğrafya farklı olsa da, sözcüklerin hissettirdiği duygu bizi aynı denizlere götürüyor.




"1956’da yayınlanan Ayışığı Sonatı’yla Ulusal şiir ödülüne, 1976 yılında Etna-Taormina şiir ödülüne layık görülmüş ve bunun yanı sıra pek çok ulusal ve uluslar arası çapta ödüle hak kazanmıştır. Ancak aldığı en önemli ödül, “Bu ödül benim için Nobel ödülünden çok daha önemlidir.” dediği ve 1977’de layık görüldüğü SSCB tarafından Nobel Barış Ödülü’ne alternatif olarak geliştirilen, Sovyet hükümeti tarafından dünya çapında barış çalışmalarına katkıda bulunduklarına kanaat getirilenlere verilen, Uluslararası Lenin Barış Ödülü’dür. "
Alıntı: Ayrı Topraklarda Özgürlüğe Çarpan İki Yürek Yannis Ritsos ve Nazım Hikmet – Selin SÜAR

Özdemir İnce "Agios Ritsos" Kitabından; 

 Yannis Ritsos'la İki Gün Daha 

  1965 ya da 1966 yıllarından birindeydi, Kemal Özer'den bir mektup aldım. Paris'teydim. Atilla Tokatlı ona bir Yunan ozanından söz etmiş, adı Yannis Ritsos'muş. Bu ozanın, Aragon'un yönettiği Lettres Françaises dergisinde birkaç yıl önce uzun bir şiiri yayımlanmış. Şiirin yayımlandığı sayıyı bulup kendisine göndermemi, şiiri çevirtip Şiir Sanatı dergisinde yayımlayacağını yazıyordu. 
   Bir Fransız arkadaşımla birlikte derginin yönetim yerine gittik. Eski sayı ciltlerini taradık, sözü edilen şiiri bulduk. Ama görevliler o sayıdan ellerinde iki nüsha kaldığını, bu nedenle dergiyi veremeyeceklerini söylüyorlardı. O sıralarda fotokopi işleri bu denli yaygın mıydı ? Anımsamıyorum. Dergiyi almak için direttik. Sonunda, "Verilmesine ancak Monsieur Aragon karar verebilir," dediler. Şanslı bir günümmüş anlaşılan, Aragon'un yanında kimse yokmuş, beni kabul etti. Aragon'un odasına girerken heyecandan dizlerim titriyordu. Aragon, bana: 
"Bu sayıyı neden bu kadar ısrarla istiyorsunuz delikanlı?" diye sordu.
"İçinde bir şiir var," dedim. "bizim dile çevirip bir dergide yayımlayacağız.
"Hangi şiiri, hangi dilde ?"
"Yannis Ritsos'un şiirini, Türkiye'de"
Aragon'un yüzündeki şaşkın mutluluğu anlatamam. Aragon, beni içeri getiren kişiye:
"O dergiyi bu delikanlıya verin," dedi, "en iyi böyle bir işe yarayabilir.



 Şairler peygamberler soyundan gelir derler; mitolojinin-dilin gücü ve geleceğe bakışın yorumu onları peygamber evresine çıkarır. İçimizdeki aşkı ve özgürlük duygumuzu keşfetmemizi sağlar onların şiirleri.

  Yannis Ritsos, bende yeni keşifler yarattı ve özlem duyduğum akıl ve sorgu yüklü antikanadolu coğrafyasına olan hayranlığım bir kat daha arttı. Biz onlar, onlar biz; Mare Nostrum.. 


 Karşı kıyılarda olsak bile Nazım Hikmet'i Yannis Ritsos'u okuyanlar aynı denizin çocuklarıdır "bizim deniz"'in insanlarıdır. Özgürlük, insanlığın şiirselleştirilebileceği en evrensel değeridir, bitmeyen mücadelesidir ve şiir de ilerleyecektir.

2 bin sene önce Asklepiades'den bu yana devam ettiği gibi;

Yaşam denen şu toprakta yatıyor, Aşkın sunduğu bütün sevinç...




Doğan Sevimbike





Samos(Sisam) adasında 24-30 Temmuz 2016 tarihleri arasında Ritsos anısına düzenlenecek etkinliğin afişi. Etkinlikte Özdemir İnce'nin "Bir Kuş" adlı şiirinden yapılan beste icra edilecek.



  Bu ay sonu Samos ( Sisam ) adasında Ritsos anısına bir etkinlik düzenlenecek Özdemir İnce de katılımcılar arasında "Bir Kuş" adlı şiirinden yapılan beste icra edilecek. Gitmeyi düşünenler için, schengen vizesi olmadan 15 günlük iki girişli kapıda alınan vize ile Kuşadası'ndan feribota binip gidilebilir.



“İlkbahar Senfonisi”  Yannis Ritsos



https://www.youtube.com/watch?v=oV-asSI1LV4


Bak sevgili
nasıl da sana bakıyor
üzgün ellerim.
İki yetim çocuk gibiler
gecenin içinde ağlayan
ekmeksiz
ve titreyerek uyudular
karın üzerinde.
Üşüyor, yine de bir şey talep etmiyorlar.
Tutuyorlar
sessiz bir çiçeği
oynuyorlar sevecen ve beceriksiz
çatlak yollarda.
Sevgili
bak nasıl tereddüt ediyor
geceye dönmüş ellerim.
Nasıl açılabilir ki
bu ışığın kapısı?
Ben ki gölgesini dahi
tanımadım tek bir parıltının.
Soğukta dışarda duruyorum korkakça
Ve büyük pencerelere bakıyorum
Işıklı çark
ve kristallere
ve hep hareketlenmeli, artık gitmeli diyorum
tanıdık geceye
ve hep geleyim diyorum
ve hep duruyorum
Senin kapının hemen önünde.
Davet etme daha.
Uzatalım
bu fazlasıyla hakkı ödenmiş
bulanık saatleri,
bu iki evrenin
karşılaşma anını,
iki derin sesin birbirini
gümüş bir yay üzerinde
dengeleyişini,
ve gece çiçeğinde
sıçrayıp, bocalamasını
bir çiğ tanesinin.
Burada kalacak
oraya düşecek.
Sevgili
bizim için ne tasarlanıyor olabilir
tanrıların bakışlarında?
Bu yoğun ışığın ardında.