Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2016 Cumartesi

ŞİLİ'DE GİZLİCE: Gabriel Garica Marquez'in Anlatımıyla Miguel Littin'in Serüveni





Ülkemde yenilgiye uğrayan
Kara kaptan,
Gururlu kanatların
Son dalganın, ölüm dalgasının
Üstünde  süzülsün.

Pablo Neruda,
“Gezgin Albatrosa Övgü”


 11 Eylül 1973 tarihinde sosyalist başkan Salvador Allende’nin amerikancı bir darbeyle devrilip General Pinochet’in  iktidara gelmesiyle 15 yıl sürecek olan diktatörlük rejimi başlar. Miguel Littin ise darbeden sonra Avrupa’ya kaçan bir yönetmen. Şili’deki diktatörlüğü tüm dünyaya anlatmak için doğup büyüdüğü ve terk etmek zorunda kaldığı toprakara 12 yıl sonra sahte bir kimlikle yönetmen olarak geri döner.

  Miguel Littin 1984 yılında kendi tabiriyle işsiz güçsüz olduğu bir dönemde aklına Şili’yle ilgili bir film yapmak gelir. General Pinochet’i küçültmek ve onun yarattığı diktatörlüğe sinemanın gücünü göstermektir kafasında kurguladığı hayal. Dostlarına bu fikri açar olumlu yanıtlar alır ve destekler görür. İtalyan yapımcı Luciano Balducci onu Şili direniş örgütünden üst düzey biriyle tanıştırması ile Paris’in cıvıl cıvıl bir kahvesinde heyecanla yapılan sohbette herşey en ince ayrıntısına kadar planlanır. Miguel Littin gerçekleştireceği fantaziyi tüm ayrıntılarına kadar konuşurlar. İlk olarak Ülkeye yasal yollardan giren üç film ekibini yönetmek ve onların ülkeye girişlerini sağlamak olacaktır. Bu üç film ekibi birbirlerinden haberdar olmayacak ve her birinin başında siyasal birikime sahip hangi amaçla orada olduklarını bilen ekip başları olacaktır. Miguel dışında da kimseyi tanımayacaklar ve hepsi Şili’nin çeşitli bölgelerinde farklı konularda belgesel-film çekmek üzere izinlerle gelmiş olacaklar.

   Sahte bir kimlikle Urguaylı bir iş adamı olarak yeni bir eşle birlikte, İtalyan, Fransız ve çeşitli kimliklerden Hollanda pasaportu taşıyan bu üç film ekibiyle ayrı ayrı bölgelerde çalışmalar yapar Miguel Littin. Şili’deki gizli direniş örgütleri de kendisine orada bulunduğu sürede yardım ederler. Latin Amerika’nın en sıradışı ülkelerinden biri olan Şili’nin sokaklarında Pinochet iktidarı boyunca halkın yaşadıkları sorunları da gözler önüne serer ve belgeler. Serüven boyunca Şili ve Şili tarihi hakkında bir çok şey de öğreniyoruz. Şili ölçeğinde bir devrimci  ve sanat dolu şiirsel bir latin Amerika ruhunu da gösteriyor bize anlatı. Kitapta Salvador Allende, Pablo Neruda ve Violeta Parra gibi Şili’nin asla ölmeyen ölülerine yer veriliyor onların büyüklüğü altında ezilen Pinochet yönetimi ve Şili’yi Şili yapanlar...


        The Metropolitan Cathedral of Santiago - Plaza de Armas / Şili

Kitaptan

  Gazetemi okumak için bir banka oturdum, ama satırların üzerinde dolaşan gözlerim hiçbir şey görmüyordu. O parlak sonbahar sabahında oracıkta otururken öylesine yoğun duygular içindeydim ki dikkatimi toplayamıyordum.  Birden saat on ikide patlayan topun gümbürtüsü duyuldu, güvercinler korkuyla kaçıştılar, Violeta Parra’nın en duygulu şarkısı olan Gracias a la Vida’nın notaları katedralin çanlarından döküldü. Dayanılacak gibi değildi. Violeta’yı onun o sarsılmaz onurunu düşündüm, kim bilir kaç kez Paris’te aç ve evsiz barksız kaldığı geldi aklıma. Bu yönetim onu hep dışlamıştı, şarkılarını umursamamış, başkaldırıcılığıyla alay etmişti. Violeta’nın şarkılarındaki güzelliği, o şarkılarındaki derin insancıl gerçekleri Şili’nin, tarihi boyunca gördüğü en kanlı ölümlere tanık olması ve Violeta Parra’nın kendini öldürmesi gerekecekti. Carabinero’lar bile onun şarkılarını hayranlıkla dinliyorlardı, ama onun kim olduğu, ne düşündüğü ya da neden bu şarkıları söylediği konusunda en ufak bir şey bilmiyorlardı.



  Türkiye, Violeta Parra ile belki de 1976 yılında Behice Boran’ın Genel Başkanı olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin düzenlediği “Şili Halkıyla Dayanışma Gecesi” etkinliğinde,  Parra’nın çocukları olan Isabel ve Angel Parra’nın şarkılarıyla tanıştı. Aynı zamanda Şili Sosyalist Partisi üyesi olan Violeta Parra; Victor Jara, İnti İllimani gibi sanatçıların içinde yer aldığı yeni şarkı ( la nueva cancion – Şili özgün müziği) akımının da öncülerindendir.

  







   Diktatör bir rejim altında sahte bir kimlikle sahte bir çekim politikasıyla devletin araçlarını da kullanır yönetmen. Pinochet’in askerleri ile sohbetler devlet daireleri vs. Pinochet’in sarayında bile çekim yapar. Film çekimi tüm kitap-anlatı boyunca gizli bir örgütlenmenin de hikayesi. Sinemanın örgütlenmesi. Sanatın baskıya rağmen yeşermesi gerçeği. Gabriel Garcia Marquez, Miguel Littin ile yaptığı 600 sayfayı bulan röportajından çıkardığı bu ustaca anlatısıyla, bizi darbe dönemi Şili sokaklarına götürüyor. Miquel Littin’in anlatımları, anıları Marquez’in büyülü dünyası ile birleşince ortaya sürükleyici bir eser çıkmış. Sinema okuyanlar için temel bir kitap diyebilirim. Hatta Sosyal Bilimler okuyanların mutlaka alıp okuması gereken bir kitap. Sanat, siyaset, tarih okurken  Marquez’in dili ve Latin Amerika’nın devrimci romantik ruhunu hissedebiliyorsunuz. Keyifle okunuyor ara vermeden soluksuz okudum diyebilirim.

   Bu tarz kitaplar konusu, anlatım tarzı ve haykırışları sebebiyle 12 Eylül darbesi görmüş bizim gibi ülkelerin karşılaştırmasını yapmak için çok ideal bir politik-sanatsal ve kuramsal ufuk ve çerçeve oluşturuyor. Lakin üniversitelerde yazılan tezler araştırmalar, ödenek ayrılan burs verilen araştırma konuları malesef bu dediğimden çok uzak. Var olanlar da kendi çabası üzerinden birşeyler yaratıyor ama kurumsal bir yaratım kabiliyeti yok dolasıyla devamlılığı da yok. “Dünya iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” derler ya Türkiye’de de 12 Eylül 1980 darbesinden den bu yana iyi-mücadeleci üretken insanların yüzü suyu hürmetine ayakta “kalıyor” kalabiliyorsa. 12 Eylül darbesi işkenceler, idamlar, fişlemeler ülkenin aydınlık ufkunun yok edilmesi, ama 12 Eylül’de Türkiye’de Gizlice yapılanlar; çok hikayeler öyküler var yaşanmışlıklar var. Romanlaştırıldı mı ?. Edebiyatla bir yol alındı mı ?.  Pek zannetmiyorum 12 Eylül sonrası yada 12 Eylül edebiyatı var mı ?  Adalet Ağaoğlu, Mehmet Eroğlu, Ahmet Altan’lar, Latife Tekin, Oya Baydar vs.. bugün neredeler ? siyasi söylemleri durdukları yer malumumuz(?) yetmez ama evetçilike yada cemate bulaşmış durumları görüyoruz izliyoruz. Şöyle bir baktığımızda aslında bir 12 Eylül ürünüdürler de.  Elbette iyi yazarlarımız var fakat benim kastettiğim dünyaca okunan Türkiye’deki siyasi gerçekleri edebiyat dili ile dünyaya taşıyan bir literatürümüzün olmaması.  Bu şuna bağlı: Akademi dünyası, hergün maruz bırakıldığımız suni ve önemli gösterilen değersiz gündemler..  çoraklaştırılan dilimiz kavram dünyamız ve edebiyat sanat gücümüz.. Hepsi birbiriyle bağlı bağlantılı olmak zorunda da. Bir ara da bu konuyu genişçe değerlendirmeye çalışacağım.
                                                                                                                                                        
                                                                                                                                      Doğan Sevimbike 

Violeta Parra’nın Şarkısı ile bitirelim; “Gracias La Vida”
 



Teşekkürler Hayat

Teşekkürler hayat, bana çok şey verdin
Bana iki göz verdin ki onları açtığımda
Kusursuzca ayırdedebiliyorum, siyahı beyazdan
Ve yukardaki göğün yıldızlı zeminini,
Ve kalabalıkların içinden sevdiğimi.

Bağışlayan hayat, Teşekkür ederim.
Bana verdiğin kulaklar tüm boyutlarıyla,
Kaydediyor- gece gündüz- cırcır böceklerini ve kanaryaları,
Çekiçlerin, türbinlerin, tuğlaların ve fırtınaların,
Ve sevgilimin şefkatli sesini.

Teşekkürler hayat, bana çok şey verdin.
Bana sesi ve alfabeyi verdin.
Ve o sözlerle istediğimi söyleyebiliyorum;
kim ‘anne’, ‘dost’, ‘kardeş’ ve nedir parlayan bir ışık,
Ve aşkın ruhun kökünden geldiğini.

Teşekkürler hayat, bana çok şey veren,
Yorgun ayaklarımla yürüyebilme yetisini de verdi bana.
Onarla şehirleri ve su birikintilerini teptim
Vadiler ve çöller, dağlar ve ovalar.
Ve senin evini, senin sokağını ve senin avlunu.

Teşekkürler hayat, bana çok şey veren
Bana bir kalp verdi; tüm bedenimi ürperten,
İnsan aklının meyvesini gördüğümde,
İyinin kötüden ne kadar uzak olduğunu,
Senin gözlerinin berraklığıyla...

Teşekkürler hayat, bana çok şey veren
Bana kahkahayı ve hasreti verdi.
Onlarla mutluluk ve acıyı ayırediyorum.
Şarkılarımı yapan.
Ve senin şarkını da çünkü aynı şarkımız.

Ve herkesin şarkısı; benim asıl şarkım.

23 Eylül 2016 Cuma

43.Ölüm Yıldönümünde Resimlerle Pablo Neruda'nın Sıradışı Hayatı



Pablo Neruda - Poet of People; Monica Brown'un öyküleştirdiği Julie Paschkıs'ın illüstrasyonlarını yaptığı halk şairi Pablo Neruda'nın hayatını anlatan çocuklar için hazırlanmış bu kitap ingilizce-ispanyolca ve birçok dilde baskısı mevcut olmakla beraber türkçeye henüz çevrilmiş değil. Asıl ismi Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto’dur. 1953’te Lenin Barış ödülü’nü, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. 23 Eylül 1973'de vefat eden Pablo Neruda'nın bugün 43.ölüm yıldönümü olması sebebiyle bu güzel kitap ve resimlerle onu bir kez daha analım. Türkçeye kazandırılması ve ülkemiz çocuklarına dünya şairlerinin büyülü dünyalarını tanıma fırsatının yaratılması dileğiyle..












Neftali adında küçük bir çocuk vardı, 

çılgın şeyleri severdi çılgınca

 ve sessizliği severdi sessizce.




Neftali arkadaşlarıyla ormanda oyun oynamayı,

ata binmeyi ve nehirde yüzmeyi severdi.

Neftali'nin babası tren kondüktörüydü,

ve O bazı zamanlar oğlunu da trende yanına götürürdü.





            En yakın hocası olan Gabriela Mistral ona uzak yerlerden harika kitaplar verdi 
                               
ve Neftali yazar olmak istediğine karar verdi.


Neftali arkadaşları gibi iyi top oynayamıyordu ama okumayı seviyordu ve sayfaların arasındaki  büyüğü keşfetti.



                                    O makasları, yüksükleri, sandalyeleri ve yüzükleri yazdı

O düğmeleri, kuş tüyünü, ayakkabıları ve şapkaları yazdı

O kadife kumaşı ve denizin rengini yazdı.



O özgürlük mücadelesi veren işçilerin onuru için

adalet arayanların kavgasına katıldı onlar için şiirler yazdı.

Şiirleri liderleri kızdırsa bile sessiz kalmadı 

çünkü o halkın şairiydi.




Adınızı neden değiştirdiniz, “Pablo Neruda” ismini seçmenizdeki neden nedir? 

P.N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu. Adımı değiştirmek yaptığım ilk direnişçi hareketti.

Kaynak: http://www.sabitfikir.com/soylesi/pablo-nerudayla-soylesi-adimi-degistirmek-yaptigim-ilk-direnisci-hareketti  The Paris Review'den çeviri.









Kaynak : https://www.brainpickings.org/2014/11/04/pablo-neruda-poet-of-the-people-book/
Çeviriler: Doğan Sevimbike


21 Ağustos 2016 Pazar

ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT



Eğitim sistemimiz edebiyat-sanat konusunda ufkumuzu açacak yada derinleştirecek ölçüde  yapısal kurumsal bir durumda değil. Yıllardan beridir sancılı şekilde ilerleyen sistem sanat-edebiyat ve dünyadaki eğitim sistemleri ölçüsünde bugün çok daha gerilerdedir. Özdemir İnce'nin bana göre tüm edebiyat bölümlerinde hatta liselerde de okutulması gereken "Şiirde Devrim" kitabını da bu yüzden geç farkettiğimi düşünüyorum. 

 Kitabın ilk yazısı; "Şair, Şiir ve Hayat" şairin 26 Eylül 1998 günü Casablanca'da Uluslararası Şiir Festivali'nde yaptığı konuşmanın tam metni.

 Bu konuşmayı şiirle, siyasetle, edebiyatla, ilgilenen hayata dair anlam arayışlarında ordan oraya savrulan, yazan- çizen-okuyan  herkesin okumasını tavsiye ediyorum.  

Rene Char'ın dediği gibi; 

"Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır"



                                                    ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT


 Toplantının bu oturumdaki konusu “Tehdit edilen yaşam karşısında şair” değil de “Tehdit edilen yaşam karşısında şiir” olsaydı kendimi bu kadar sıkıntı da hissetmezdim. Önce şiirin kendine özgü bir yapısal mantığından ve spiritüel, metafiziksel evreninden söz eder, ikinci olarak tükenmesi olanaksız hammadesine değinir, daha sonra da dilsel yapıda arkeolojik kazı yapardım. Herhangi bir şiiri yazan şair ise para kullanan vergi veren, bazen işkence görüp hapse giren, bir devletin vatandaşı olan toplumsal bir varlık. Bu durumda tarihten, coğrafyadan, teknolojiden, medyadan, savaşlardan, enflasyondan, globalleşen ve giderek kültürsüzleşen bir toplumdan söz edeceğiz.

 Şair dediğimiz ve ticaret dünyasının mantığıyla çelişen, dehası ona muhalif bir şey üreten kimse, bildiğimiz kadarıyla, tehdit edilen varlık karşısında ilk kez bulunmuyor, anımsanmayacak kadar uzun süredir aynı durumda. Herhangi bir ülkenin şiir antolojisini inceleyecek olursak, tehdit altındaki varlığın şiire dönüşmüş soluğunu yüzümüzde, yüreğimizde hissedebiliriz. Bir tarihi, bir belleği olan insan geçmişe karşı nostaljik duygular beslemiştir.

 Şimdisinden de hoşnut olmayan aynı insan, gelecek denen bilmece karşısında her zaman ürküntü duymuştur. Nostalji, hoşnutsuzluk ve ürküntüyü aynı anda hisseden insan, başta kendi varlığı olmak üzere Varlık’ın tehdit altında olduğu saplantısından kurtulamamıştır. Zaman zaman bir karabasana dönüşen bu tedirginliğin yüzyıl ve binyıl başlarında iyice yoğunlaştığı görülür.
999 yılından 1000 yılına girerken, insan kutsal kitaplarda yazan kıyametin birkaç ay, birkaç hafta, birkaç gün içinde kopacağına inanmanın dehşetini yaşıyordu. Yirminci yüzyıla girerken yaşanan fiestada bile korku ve kaygı eksik değildi.

 Bana soracak olursanız, size İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımız söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayını seyredebilirsiniz: Savaşlar, açlıktan ölüme hazırlanan bir deri bir kemik çocuklar, çöp bidonlarından karnını doyuran insanlar. Kısacası, şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Son elli yılda, kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visuel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi ve insanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık katı milleyetçilik ve köktendincilik afyonunun etkisi ve audio –visuelin saltanatının bir yan ürün olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek olan yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor.


   Günümüzde gözleri gören ve kulakları duyan vicdan sahibi bir şairin, Varlık’ın (Hayatın) tehdit altında olduğunu anlaması için bir bilici, bir yalvaç olmasına gerek yok. Tehditin dehşetini anlaması için biraz insancıl bir yürek, gerçekçi bir akıl ve orta halli bir imgelem gücü yeter de artar bile. “Tehdit edilen yaşam karşısında şair!” Bu saptama, ister istemez, insanın aklına, “Peki ne yapmalı?” sorusunu getiriyor. Politik bir soru kuşkusuz. Şairin insan, vatandaş ve şair olarak yapacağı bir şey yok mu? Günümüz “site” sinde şairin ve aydının hiçbir yaptırım gücü olmadığını düşünmeyen yok gibi. Sanıldığının tersine, şairin yaptırım gücü hiçbir zaman olmadı, o sadece içindeki sesin buyruğuna uyup gördüklerini kitaba yazdı: Suyun ve rüzgarın kitabına. Ama bir münafık çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Bu dünyada, Sain-John Perse’in Nobel Ödülünü kazandığı yıl yayımlanan kitabı yüz nüshadan fazla satmıyorsa, dünyanın birçok büyük şairinin kitapları yazıldıkları dilin konuşulduğu ülkelerde binden fazla basılmıyorsa, gördüklerini kitaba yazmasının ne önemi olduğunun ileri sürüldüğü bu dünyada, kuşkusuz böyle bir soru soracak insanlar olabilir. İt ürür kervan yürür ve şair gördüklerini kitaba yazar. Bunun kanıtı da Ren e Char’ın şu cümlesi: “Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır” Varlığın tehdit altında olduğu site’de şairin en önemli rolü “Hayır” demekle başlar. Demek ki “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı, “Hayır” demeyi bilmekmiş. Şöyle biraz düşünelim. Dünyanın en büyük şairleri “Hayır!” demeyi becerenler değil midir? Fransızlarda Villon, Araplarda Hallac, bizde Nesimi, Pir Sultan Abdal. Daha yakınlara gelelim: Lamartine, Victor Hugo, Walt Whitman, Baudelaire, Lautr émont, Rimbaud. Sanılır ki yirminci yüzyılda yalnızca bağımlı şairler toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. Bağımlı sözcüğünü uzaktan kumandalı sözcükleriyle karıştırırsak tarihsel bir yanlışlık yapmış oluruz. Bağımlı olmakta bir gönüllülük, kendi iradesiyle seçme eylemi söz konusudur. Komünist şairler (gerçek şairlerden söz ediyorum) kadar hermetik şairler de, lirik şairler de bağımlı olmuşlardır. Her gerçek şair gördüğünü kitaba yazmaktadır ve kendi sesine bağımlı olmuştur.  

 “Şair ne yapmalı?” sorusuna, şiir tarihine yani antolojilere bakarak bir yanıt bulabiliriz. Görürüz ki: Gerçek şairler her zaman uluslarının ve dillerinin ortak belleğinin sicil muhafızları olmuşlardır. Mayakovski ve Brecht ne kadar ortak belleği temsil ediyorsa, Paul Celan da, Yves Bonnefoy da bir ortak belleği temsil etmektedirler: hem ulusal, hem de evrensel belleği. Emile Zola bir şey yapmak zorunluluğunu hissettiği için “İtham ediyorum!” demiştir. “Hayatı değiştirmek gerek!” diyen Arthur Rimabud da, “İnsanlığı avunduran şairdir” ve “Düşünsel bir kan lekesini bütün denizlerin suyu yıkamaya yetmez” diyen Lautr émont da aynı şeyi yapmıştır. Çağının çağdaşı olan her gerçek şair bunu yapar. Çağının çağdaşı olmak dünya vatandaşı ve evrensel insan olmaktır. Bunun için de kitapların tirajına bakıp topluma küserek inziva kozasına girmemek gerek. Çağımızda sadece şairliğin değil hiçbir mesleğin önemi yok. Sadece paranın önemi var. Başka meslekler paraya ve onu önemli kılan öznel koşullara “Hayır!” demeyi beceremeyebilirler, ama şair olmak için ilkin “Hayır!” demeyi bilmek gerek. Okuru azmış, çokmuş bunun hiçbir önemi yok.. Şairin eylemi bir yüreğin eylemine benzer: yürek hem yaşamak hem de yaşatmak için çarpar.  

 Şairin yazdığı şiir geçişli olmuş ya da hermetik olmuş, bunun hiçbir önemi yok. Her iki şair de sicil muhafızlığı yapmaktadır. Her ikisinin de okuru vardır. Bir tek okur bile dünyaya bedeldir. Ben kendi adıma hiç okurum olmasa bile şiir yazmayı sürdüreceğim. Çünkü, günümüz insanı türlü etkiler altında şiire ihtiyacı olmadığı yanılsamasına kapılsa bile, günün birinde bazı insanlar mutlaka şiire ihtiyaç duyacaklardır. Bu nedenle, şair o gün için şiirini hazır tutmalı ve şiir okunu beklemelidir. İnsan şiire gereksinim duyduğu zaman onu bulur ve “okur” olur. Günümüzün çağının çağdaşı şairleri, bütün önyargılardan kurtulmuş durumda, sonsuz bir zamanda oturuyorlar ve sonsuz bir zaman için şiir yazıyorlar. Bu, kuşkusuz, varlığı tehdit eden “şeyler” karşısında şairin meydan okumasıdır.

Özdemir İnce



Özdemir İnce gazetelerde yazmayı bırakalı epey oldu, kendi sitesi üzerinden edebiyat-siyaset üzerine yazılarını yayımlamaktadır. 

http://ozdemirince.com/siirde-devrim-ve-maldororun-sarkilari/



Doğan Sevimbike

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Sosyalizm Geliyor Savulun


14.7.1991 
 Geçtiğimiz yıl Aziz Nesin 100 yaşında etkinlileri kapsamında Nesin Vakfı'nın düzenlediği "Ömrüne Sığmayan Adam Aziz Nesin 1915-2015" sergisine katılmıştım. Çocukluğumdan beri Aziz Nesin'i bilirim okurum ve onun gözünden Türkiye'yi ve dünyayı anlamaya çalışırım. Aydın olmanın ne demek olduğunu Aziz Nesinlerden öğrenenlerdenim. Günümüz "Aydın" geçinenlerine karşı aklımı ve düşüncemi koruyabiliyor ferah tutabiliyorsam bunda Aziz Nesin'in eserlerinin payı büyüktür. Çoraklaşan düşünsel iklim ortamında ve kavramlar & siyasal-felsefi duruşların önemini kaybettiği bu yeni yüzıl başlangıcında onun eleştirel-mizahi-politik duruşunun önemi daha hissedilir hale gelmiştir. Aziz Nesin olmak; devrimci, aydınlanmadan ve işçi sınıfından yana olmaktır. "Aziz Nesin olunmalı" tabi ki sadece onu anarak değil, onun gibi doğruları ve hakikatı söylemektenden çekinmeden, dimdik kararlı ve okuyarak.. sanattan ve gerçeklerden kopmadan yürüyerek.. 

   Umarım geçtiğimiz sene İstanbul'da yapılan bu sergi Anadolunun tüm illerine yayılır; evet Aziz Nesin zaten bir çağdaş Nasreddin Hoca olarak aslında Anadolu'nun bir çok yerinde yaşıyor, AzizNesinlik olaylar dediğimiz gülünç ama acı gerçeklerle her gün karşılaşıyoruz sosyal medyanın iletişimsel gücüyle aziznesinlik olayları daha iyi keşfedebiliyoruz. Mizahın ve Aziz Nesin'in gücü buradan gelir. Çünkü o memleketinin belki de en büyük toplumsal gözlemcisiydi halkı ve ülkesi için yazdı-mücadele etti, bu yüzden olsa gerek halk onu sevdi edebiyat ve siyasi çevreler onu anlamasa da halk onu sevdi değer verdi. Okurlarıyla büyüdü, büyük bir yazarın büyük bir yazar olmasını sağlayan da bu olsa gerek. 

Aziz Nesin hakkında çok şey yazıldı çizildi. Ben ise sadece yaşadığım yerle ilgili bir Aziz Nesin anısı-hikayesi anlatacağım;




Aziz Nesin Gebze'de, Gebzeli aydın ve şairlerle

Özyaşamöyküsünü anlattığı "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" - II Yokuşun Başı kitabından;


Gegbuze'nin Balçık Köyü 

  Galip Amcamı görmeyeli en çok iki yıl olmuştu.
Ama insana, çocukluğundaki yerler, boyutlar çok büyük zamanlar da çok uzun geldiğinden sanki Galip Amcamı görmeyeli yüz yıl geçmiş gibiydi.

  Tatil Günlerimi Balçık köyünde Galip Amcamın yanında geçirecektim. Tiren yolculuğunu hiç anımsamıyorum. Belleğimden bütünüyle silinmiş olan o yolculuk anısından yalnız bir istasyon levhası şimdi bile gözümün önünde. Beyaz zemin üzerinde siyah boyayla yazılmış Gebze istasyonun levhasıydı. Arap harfleriyle, kuyrukları uzatılmış yanyana iki gef harfiyle "Gegbuze" yazılmıştı. Arap harfleriyle Gegbuze yazılıp Gebze okunduğunu o zaman öğrenmiştim. Belki Gebze'nin eski adı Gegbuze'ydi. 
   
 Gebze istasyonundan Gebze'ye işleyen faytonlar vardı. Ama biz Gebze'ye yayan gitmiştik. Gebze'den Balçık köyüne taşıt yoktu. Sıcak bir günde Balçık köyüne dek yürümüştüm. Her adım atışta, tozuyan yollarda ayaklarım yumuşacık tozlara gömülüyordu. 
Köye mezarlıktan giriliyor. Köyün ortasında, minaresi çoktan yıkılmış yarı yıkık bir cami var, camiye yıllardır girilmediği belli. Ben o köyde kaldığım sürece ne camide namaz kılınmış, ne ezan okunmuştu. Caminin bitişiğindeki iki odalı eski ev onundu. Odalardan birinde Galip Amcam yaşıyor. Büyük olan öbür oda da derslik. İçinde bikaç eski tahta sıra...
Heryer kalın toz tabakası altında. Galip Amcamın tek pencereli odasında, bir kerevet üstünde kirli yatağı seriliydi. Biz bu yatakta Galip Amcamla birlikte yatacaktık. Tek pencerenin raf gibi kullanılan oyuğu kitaplarla doluydu. 

  Balçık benim ilk gördüğüm köydü. Galip Amcamı görmediğim o iki yıl içinde yirmi yıl birden yaşlanmış, çökmüş buldum. Artk neşesini de umudunu da yitirmişti. Taşlamalar yazmaya başlamıştı.


Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik. Galip Amcamın çevresinde tanıdığı Gebzeli aydınlar vardı. Bunlardan birinin Gebze mahkemelerinden birinde zabit katibi bir derviş olduğunu anımsıyorum. İçlerinden biri de ya şairdi yada ezberinde çok şiir olan birisiydi. Galip Amcam, çok ucuz cep defterini çıkardı cebinden... Defterdeki şiirlerini okudu.

Galip Amcamdan her nasılsa bana kalmış bikaç defter vardır. Şimdi o defterleri karıştırıyorum; onlarda kırkbeş yıl önce Gebze'deki çınar altında arkadaşlarına okuduğu manzumelerden kimisini buluyorum:


Ey dilemlerin sultanı
Tecelli kıl teselli kıl

İnayet olmasa senden
Kurtaran yok beni benden
Ey efendim bu bedenden
Tecelli kıl teselli kıl.

Çevirmişim gözüm sana
Gayre bakmam özüm sana
Nerde olsam yüzüm sana
Tecelli kıl teselli kıl

Her işim isyan ve hata
Gitti ömrüm va hasreta
Merhametin eyle ata

Tecelli kıl teselli kıl
Encam-ı alem ölümdür
Rıza-yı pakin yolumdur
Galip Nihani kulundur
Tecelli kıl teselli kıl

Manzumelerinde Galip Nihani adını kullanırdı: Nihan : Gizli
Bu manzumenin altında 4/5 Teşrinevvel 340 yazılı.

Galip Amcamın ordaki arkadaşları içinde şairler de vardı. Onlardan biri ya "işreti" mahlasıyla şiirler yazıyor yada İşreti mahlaslı birinin şiirini okuyordu. Galip Amcam o şiiri çok beğendiği için hemen orda cep defterine yazmıştı.

Bende kalan o defterden, İşreti'nin şiirini buraya aktarıyorum:


Sanma aşk ehlini mevtle güzar eylediler
Hicre sabreylemeyip terk-i diyar eylediler.

Soyunup tac-ü kabayı bürünüp bir kefene
Hil'at-i ariyeti giymeye ar eylediler.
Dediler görmeyelim tek ol rakibin yüzünü
Bindiler mahmel-i tabuta firar eylediler.

Arkası üzre yatıp ehl-i kubur etti huzur.
Derd ü mihnetle seni İşreti zar eylediler.

Galip Amcamın köy öğretmenliğinden aylığı onbeş-onaltı lira bişeydi, kesinlikle yirmi liradan azdı. En büyük üzüntüsü "Valide, valide..." diye sözünü ettiği Gerede'nin bir köyündeki annesinden uzak kalışı, annesini yanına getiremeyişi, ona para gönderemeyişiydi. Düzgünce elbisesi, hediye alacak parası da olmadığı için yıllar yılı yaşlı annesini görmeye de gidemiyordu.

--------


Aziz Nesin tekrar Gebze'de, ve gene Gebze'li aydın ve şairlerle

"Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik." 

   Aziz Nesin'in "o büyük cami" dediği bugünkü Çoban Mustafa Paşa Cami'dir. Aziz Nesin yıllar sonra 14 temmuz 1991'de tekrar o caminin yakınındaki ağaçların altında bu sefer okurlarına kitaplarını imzalamaya gelir. 



Aziz Nesin Gebze'de Çamlık Park



Aziz Nesin - Akgün Akova Gebze Çamlık Park
Fotoğraflar: Ertuğrul Sevimbike


Nereden nereye Gebze'de bu nitelikte faaliyetleri ara ki bulasın. Belediyelerin davet ettiği "yazarlar" vs ... tonlarca paranın nerelere gittiği (?) kültür-sanatın ve edebiyatın yerel yönetimlerce ne anlama geldiği başka bir yazının konusu. Onlara da değineceğiz. Aziz Nesin'in bıraktığı yoldan devam edeceğiz. Daha fazla insanla daha fazla aydınlıkla... 



Doğan Sevimbike


Son İstek
  
Bitki olacaksam 
Çayır çimen olayım 
Aman baldıran değil 

Yol altında kalacaksam 
Gelin arabaları geçsin üstümden 
Çelik paletler değil 

Üstümde çocuklar koşuşsun 
Ne kaçan ne kovalayan 
Askerler değil 

Kerpiç yapacaksanız beni 
Okullarda kullanın 
Cezaevlerinde değil 

Soluğum tükenmez de kalırsa 
Islık öttürsünler 
Aman ha düdük değil 

Kalem yapın beni kalem  
Şiirler yazan sevi üstüne 
Ölüm kararı değil 

Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında 
Sakın ola ki 
Silahlarla değil

                          Aziz Nesin



Aziz Nesin kitapları için; http://www.odakitap.com/aziz-nesin