Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2016 Pazar

Borges'in Kusursuz Olarak Nitelediği Roman; Bir Aşk ve Sonsuzluk Devinimi: MOREL’İN BULUŞU



 Arjantin ve dünya edebiyatında "Morel'in Buluşu" ile tanınmaya başlayan yazar, gazeteci, şair ve çevirmen; Adolfo Bioy Casares 1932’de Borges’le tanışır. Ölümüne kadar sıkı bir dostlukları olur. Birlikte fantastik öyküler ve şiirler yazarlar. Casares aynı yıl içinde “Sur” edebiyat dergisinin kurucusu Victoria Ocampo ile de tanışır. 1933’de Buenos Aires Üniversitesine girer fakat daha sonra, edebiyatla yazarlıkla ilgilenmeye başlayınca okulu bırakır. 1940 yılında fantastik-bilimkurgu öğeleri taşıyan “La invencion de Morel”’i (Morel’in Buluşu) yazar. Bu kitabıyla Buenos Aires Belediye Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Ölümünden 8 yıl önce 1991 yılında İspanyol Edebiyatının en prestijli ödülü olan “Miguel de Cervantes Ödülü”’ne layık görülür. 1999 yılında 8 martta 84 yaşında hayata veda eder. Bedeni La Recoleta Cemetery’de yakılır. 




 “Morel’in Buluşu”; ilk baskısı 1990 yılında Gece Yayınları tarafından yapıldı. Zamanla da tarihe karıştı, unutuldu. 2008 yılında ise Jorge Luis Borges’in önsözüyle Helikopter yayınları tarafından tekrar basıldı. 2. Baskısı da 6 yıl sonra 2016’da mart ayında basıldı. Görüldüğü üzere uzun yıl aralıklarıyla basılan çok aranan ve beklenen kitaplardan biridir "Morel'in Buluşu". Kitap 1971 yılında  İtalyan yönetmen Emidio Greco tarafından "L'invenzione di Morrell" adıyla filme uyarlanır. Çekimleri Malta adasında yapılan film Emidio Greco'nun da İtalyan sinemasında tanınmasını sağlar.


Filmin fragmanı:




 Bu kitabı anlatmaya nerden başlamalı yada nasıl anlatmalı bilemiyorum. Kahramanımız dış dünyadan izole edilmiş ve terk edilmiş bir adaya düşer. Bu adada kilise müze ve bir havuz vardır. Terk edilmişlik, havuzdaki ölü balıklar, çürümüş bitkiler, kırık camlar ve yıkık duvarlar. Anlatıcımız yani kahramanımız adayı keşfederken elektrik üreten jeneratörlerin olduğu bir oda bulur. Adada oluşan med ve cezirler (Gel-git) bu jenaratörler sayesinde adanın tümüne elektrik üretir. Motorların çalıştırılmasıyla beraber tüm ada rengarenk ve pırıl pırıl bir görünüme kavuşur. Yıkıntılar ve pislikler gider. Aynı zamanda etrafta dolaşan insanlar da belirir. Bu yansımalardan biri de aşık olduğu Faustin’dir. Onun peşinden her yere gider, diğer insanların konuştuklarını dinler. Adada ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Sorular kuşkular yansımalardaki kişilerden bile kıskanır Faustin’i. Yansımalar dünyası onun gerçek dünyası olmuştur artık. Nesnel dünya ile ayırt edemez hale gelmiştir. Kafasındaki puzzle ise yavaş yavaş birleşir. Adadaki radyasyondan dolayı derisinde dökülmeler başlar ölümüne yakın en sonunda Faustin’in içindeki o döngüye kendisini sokar ve sonsuz bir döngüde hiç bitmeyecek bir aşkın yörüngesinde kalır, Hayata veda ederken bir döngünün gel-git'lerinde sonsuz bir aşk içinde yaşamaya devam eder.

Aşk ve sonsuzluk konularını gerçeküstücülük tarzıyla işlemiş bir ada romanı. Karşılıksız bir aşkın izinde fantasik bir dünyayı anlatırken ilerleyen sayfalarda bilimkurgusal bir dünyaya açılan eşsiz bir yapıt. Issız ve terkedilmiş bir adada  yaşayanların yansımaları.. ve o yansımalar içinde Faustine’ne duyulan hayranlık ve aşk. Kahramanın sevdiği kadın ile beraber birbiri ardına devam görüntülerin içindeki dünyaya girmesiyle "son" bulacak sonsuzluk. Bir vakitler Lost diye bir dizi vardı. Issız bir adada geçen macerada Borges’ten ve Adolfo Bioy Casares’ten esintiler olduğunu söyleyebiliriz. En belirgini ise 4.sezonda 4.bölümde Sawyer’in “Morel’in Buluşu”nu okuduğu sahne. 


Kitaptan:

Mantık bize Morel'in umutlarını reddetmemizi emrediyor. Görüntüler yaşamaz. Bununla birlikte bana öyle geliyor ki, bu alet şu anda elimizde olduğuna göre, görüntülerin hissedip hissetmediklerini, düşünüp düşünmediklerini denetlemeye yarayacak bir başkasını icat etmek daha uygun olacak ( ya da en azından, kayıt süresince gerçek kişilerde olan düşünce ve duyulara sahip olup olmadıklarını denetleyecek bir alet; bu düşünce duyularla bilinçlerinin (?) ilişkisinin denetlenemeyeceği açıktır). Şu andaki alete çok benzeyecek olan bu alet vericinin düşünce ve duyularına yöneltilecek; Faustine'den hangi uzaklıkta olursak olalım görsel, işitsel, dokunsal, koku alma ve tat alma düşünce ve duygularını elde edeceğiz. Ve bir gün, daha eksiksiz bir alet bulunacak. Yaşam boyunca -ya da kaydedilen anlar süresince- düşündüğümüz ya da hissettiğimiz şeyler sayesinde görüntünün her şeyi anlamayı sürdüreceği ( tıpkı bizim bir alfabenin harfleriyle anlayabildiğimiz ve bütün sözcükleri oluşturduğumuz gibi) bir alfabe gibi olacak.


Jorge Luis Borges’in önsözde yazdığı; “Entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum." Eşsiz bir kitap olduğunu kabul etmek gerekiyor. Varoluşun ölümsüzlüğün başka bir boyutunu, 
imgelerle fantastik bilimkurgusal öğeleri de ekleyerek, bizi Borgesvari bir labirente sokuyor Casares; sonsuz sevginin ve döngünün labirenti.. Casares'in çevrilmemiş bir çok eseri var, günlükleri ve diğer kitaplarınn da çevrilmesini umuyorum.

Helikopter Yayınlarının baskısı hakkında ufak bir eleştiriyi de eklemem gerekiyor;
Kitabın orjinal basksındaki ilustrasyonlar; Arjantin’de dışavurumculuk akımının temsilcilerinden, aristokrat ve entellektüel Florida grubunun üyesi, Jorge Luis Borges’in kız kardeşi Norah Borges’e ait. Helikopter yayınları da yeni kaliteli hamur baskısında bu ilustrasyonlara da yer verseymiş keşke.






 Adolfo Bioy Casares ve Jorge Luis Borges uzun dostlukları süresince Buenos Aires’te Cafe La Biela’ya sık sık uğrarlarmış, Arjantin ve dünya edebiyatının bu büyük iki usta yazarıyla vakit geçirmek isterseniz Cafe La Biela’da onarla birlikte bir kahve içebilirisniz J


  

 Cafe La Biela



Los mejores deseos...

Doğan Sevimbike





















18 Ekim 2016 Salı

BİR AŞK – DİNO BUZZATİ




 İtalyan Edebiyatının önemli isimleri arasında yer alan, en tanınmış ve başarılı romanı kabul edilen “Tatar Çölü” ile tanımaya başladığımız Dino Buzzati’nin dilimize çevrilmiş bir çok eseri mevcut. “Öylesine Bir Aşk” olarak 1990 yılında çevrilen “Un Amore”, geçtiğimiz haftalarda Can Yayınları’ndan Eren Cendey tarafından İtalyanca’dan dilimize “Bir Aşk” romanı olarak tekrar çevrildi. Sanıyorum ki 1990 yılında çevrilen eski basımı İngilizce’den bir çeviriydi. Günümüzde özgün dilinden çevrilmiş birçok kitabın eski basımlarının yoğunlukla ingilizce dilinden çevrilmiş olduğunu görebilirsiniz. Özellikle klasiklerde çokça var. Bir eseri özgün dilinden değil de ikinci bir dilden çevirisi eserin anlamını kaybetme yada düşürme riskini taşıyor. Pek çok kere karşılaştırdığım eski ve yeni çevirisi olan kitaplarda bunu deneyip gördüm. Mümkün olduğunca özgün dilinden yapılan çevirileri okumak en iyisidir. İtalyan edebiyatından bir çok eseri İtalyanca aslından çeviren Eren Candey’in “Bir Aşk” çevirisi Buzzati’nin sürükleyici dili ve üslubu ile birleşince ortaya sizi Milano sokaklarına götürecek harika bir eser çıkmış. Ayrıca “Bir Aşk” ( Un amore) romanı Gianni Vernuccio tarafından 1965 yılında sinemaya da uyarlandığını hatırlatalım.

Villa Buzzati / Belluno


  Buzzati 1906’da İtalya’nın Belluno kentinde doğdu. Gazeteciliğe Corriere della sera gazetesinde başladı ve yaşamı boyunca bu gazetede çalıştı. Romanlarında Kafka’dan esinlenmiş bir gerçeküstücülük olmasına karşın kendine özgün olağan üstü bir taşlama ve mizah anlayışı geliştirmiştir. 1940’da yazdığı en başarılı romanı sayılan “Tatar Çölü”; büyük bir çölü geçerek ulaşılabilen sınırda bir kışla olan Bastiani Kalesi’nde genç bir teğmen’in hiç gelmeyecek bir düşmanı beklemesini alaycı ve etkileyici bir üslupla anlatan bir yapıttı. Kafka, Sartre, Camus gibi Buzzati de insanın kaderine teslim olması ve hayata dair sorgulamayı kurguladığı bu kitabı ona büyük bir ün kazandırmıştır. (“Tatar Çölü” üzerine başka bir yazıda ayrıntılı olarak değineceğim.)
 “Bir Aşk”, 1960 yılında Milano’da 49 yaşındaki zengin bir mimar ve toplumda statü sahibi olan Antonio Dorigo’nun kadınlarla ilişkilerini ve bu ilişkileri sırasında Aşık olduğu kadınla olan ilişkini anlatıyor. Zengin bir adamın genç bir kadınla olan ilişkisi. Kitap, aşina olduğumuz klasik Türk filmlerinde izlediğimiz zengin ve yaşlı patron ve genç hayatını kurmak isteyen bir kadın ilişkisini sınıfsal farklılıkları ele alarak toplumun yaşadığı sınıf çelişkisini ve bir sevginin bu çelişki içindeki zaman zaman sarsılan zaman zaman doruk noktasına ulaşan ilişkinin sorunları üzerinden kurguladığı bu romanı aynı zamanda yozlaşmışlık ve zenginlik içindeki insanlar arasındaki uçurumu da gözler önüne seriyor.
“Nedir bu?” diye sordu erkek.
Kız, herkesi malum besini olan Tristan ya da Rigoletto dermiş gibi, “Var olan en güzel çaçaça. ‘Los Carinosos’,” dedi. Sonra da bir tür çocuksu coşkuyla tek başına dans etmeye başladı.  Kendinden emin. Birbirini izleyen ritim onu deniz dalgası gibi bir ileri bir geri atıyordu ama kız duruma hakimdi ve içgüdülerini kontrol ediyordu.
  1960’ların yıllarını anlatsa da bugüne göre; ilişki kurmadaki öznel ve ekonomik şartlar ve yaşamın mecbur bıraktığı biçemler, statüler, tarzlar ilişkileri karmaşık kılarken hayata dair yüklediğimiz anlamları da sorgular hale getiriyor. Aşkı ve yaşamı sorgulayan bir üslup ve dil anlatım sergilediği gibi Buzzati; Dorigo’nun kıskançlık, tutku, sahiplenme ile karışık iç dünyasını burjuva toplumunun çelişkileriyle yüklü ahlak anlayışı arasında bocalamasını anlatıyor.
Kitaptan

Dino Buzzati ve sevgilisi Almerina Antoniazzi
  Şimdiye dek fark etmemekle ne büyük aptallık etmişti. Bir bekleyiş gizli değilse içinde bir kayanın, ormanın, harabenin ne faydası olabilirdi? Kızın, bizi mutlu edebilecek varlığının beklentisi değilse neydi ? Düşüncemiz bizi gün batımında, kızla hüzünlü kuş cıvıltıları arasında gezinmeye çıkartmaya yetmiyorsa sarp kayalıklardan gizemli patikalardan oluşan romantik vadinin nasıl bir anlamı olabilirdi?  Mağaranın gölgesinde bir buluşmanın hayalini kurmuyorsak antik firavunların yüksek duvarlarının ne anlamı vardır ? Bir Felemenk kasabasının köşesini niye umursayalım yada boulevard kafesini Şam’ın suk’unu eğer o kız günün birinde oradan geçmeyecek ve size bir hayat parçacığı sunmayacaksa niye önemseyelim, Yol ayrımındaki küçük sütunlu şapelin minik ışığı, içinde hayal barındırmıyorsa neden hüzünlendirsin? Ve hayaller ona, bizi edecek kıza yönelmiyorsa nedir ?
Buzzati, aşkın ve şiirin gücünü ve bir anlamda varoluş sebebini de; toplumsal sınıfların yarattığı ilişkilerle beraber özellikle doğa ve insan tabiatıyla ilişkili bir tanım da yapar;
Peki ya şiirin evrensel manası ? Nasıl oluyor da sevilen kadına döktürülen satırlarda bu kadar çok manzara, orman, bahçe, kumsal, nehir, ağaç gündoğumu yer alıyor? Nasıl oluyor da şairler herkesten daha çok kader ile doğa ilişkisini kurabiliyorlar. Kadim kuleler, bulutlar, şelaleler, gizemli kabirler, kayalara vuran dalgaların hıçkırığı, dalların fırtınaya boyun bükmesi, ikindi vakitlerinde derelerin yalnızlığı, bütün bunlar tam olarak ona, bizi küle döndürecek olan kadına göndermedir. Dünyanın her şeyi, türünün devamını sürdürmek için dünyanın öteki şeyleriyle bilge bir bütünleşmeyle bir araya gelir.
Hayatı ve aşkı toplumsal çelişkilerin yarattığı bocalamalarla anlatan kuşkular, şüpheler ve sorularla dolu bir kitap ve bir o kadar da ulaşılmaya çalışılan gerçek bir sevginin, sevgilinin mücadelesi; “Bir Aşk” romanı…

Doğan Sevimbike

23 Eylül 2016 Cuma

43.Ölüm Yıldönümünde Resimlerle Pablo Neruda'nın Sıradışı Hayatı



Pablo Neruda - Poet of People; Monica Brown'un öyküleştirdiği Julie Paschkıs'ın illüstrasyonlarını yaptığı halk şairi Pablo Neruda'nın hayatını anlatan çocuklar için hazırlanmış bu kitap ingilizce-ispanyolca ve birçok dilde baskısı mevcut olmakla beraber türkçeye henüz çevrilmiş değil. Asıl ismi Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto’dur. 1953’te Lenin Barış ödülü’nü, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. 23 Eylül 1973'de vefat eden Pablo Neruda'nın bugün 43.ölüm yıldönümü olması sebebiyle bu güzel kitap ve resimlerle onu bir kez daha analım. Türkçeye kazandırılması ve ülkemiz çocuklarına dünya şairlerinin büyülü dünyalarını tanıma fırsatının yaratılması dileğiyle..












Neftali adında küçük bir çocuk vardı, 

çılgın şeyleri severdi çılgınca

 ve sessizliği severdi sessizce.




Neftali arkadaşlarıyla ormanda oyun oynamayı,

ata binmeyi ve nehirde yüzmeyi severdi.

Neftali'nin babası tren kondüktörüydü,

ve O bazı zamanlar oğlunu da trende yanına götürürdü.





            En yakın hocası olan Gabriela Mistral ona uzak yerlerden harika kitaplar verdi 
                               
ve Neftali yazar olmak istediğine karar verdi.


Neftali arkadaşları gibi iyi top oynayamıyordu ama okumayı seviyordu ve sayfaların arasındaki  büyüğü keşfetti.



                                    O makasları, yüksükleri, sandalyeleri ve yüzükleri yazdı

O düğmeleri, kuş tüyünü, ayakkabıları ve şapkaları yazdı

O kadife kumaşı ve denizin rengini yazdı.



O özgürlük mücadelesi veren işçilerin onuru için

adalet arayanların kavgasına katıldı onlar için şiirler yazdı.

Şiirleri liderleri kızdırsa bile sessiz kalmadı 

çünkü o halkın şairiydi.




Adınızı neden değiştirdiniz, “Pablo Neruda” ismini seçmenizdeki neden nedir? 

P.N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu. Adımı değiştirmek yaptığım ilk direnişçi hareketti.

Kaynak: http://www.sabitfikir.com/soylesi/pablo-nerudayla-soylesi-adimi-degistirmek-yaptigim-ilk-direnisci-hareketti  The Paris Review'den çeviri.









Kaynak : https://www.brainpickings.org/2014/11/04/pablo-neruda-poet-of-the-people-book/
Çeviriler: Doğan Sevimbike


21 Ağustos 2016 Pazar

ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT



Eğitim sistemimiz edebiyat-sanat konusunda ufkumuzu açacak yada derinleştirecek ölçüde  yapısal kurumsal bir durumda değil. Yıllardan beridir sancılı şekilde ilerleyen sistem sanat-edebiyat ve dünyadaki eğitim sistemleri ölçüsünde bugün çok daha gerilerdedir. Özdemir İnce'nin bana göre tüm edebiyat bölümlerinde hatta liselerde de okutulması gereken "Şiirde Devrim" kitabını da bu yüzden geç farkettiğimi düşünüyorum. 

 Kitabın ilk yazısı; "Şair, Şiir ve Hayat" şairin 26 Eylül 1998 günü Casablanca'da Uluslararası Şiir Festivali'nde yaptığı konuşmanın tam metni.

 Bu konuşmayı şiirle, siyasetle, edebiyatla, ilgilenen hayata dair anlam arayışlarında ordan oraya savrulan, yazan- çizen-okuyan  herkesin okumasını tavsiye ediyorum.  

Rene Char'ın dediği gibi; 

"Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır"



                                                    ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT


 Toplantının bu oturumdaki konusu “Tehdit edilen yaşam karşısında şair” değil de “Tehdit edilen yaşam karşısında şiir” olsaydı kendimi bu kadar sıkıntı da hissetmezdim. Önce şiirin kendine özgü bir yapısal mantığından ve spiritüel, metafiziksel evreninden söz eder, ikinci olarak tükenmesi olanaksız hammadesine değinir, daha sonra da dilsel yapıda arkeolojik kazı yapardım. Herhangi bir şiiri yazan şair ise para kullanan vergi veren, bazen işkence görüp hapse giren, bir devletin vatandaşı olan toplumsal bir varlık. Bu durumda tarihten, coğrafyadan, teknolojiden, medyadan, savaşlardan, enflasyondan, globalleşen ve giderek kültürsüzleşen bir toplumdan söz edeceğiz.

 Şair dediğimiz ve ticaret dünyasının mantığıyla çelişen, dehası ona muhalif bir şey üreten kimse, bildiğimiz kadarıyla, tehdit edilen varlık karşısında ilk kez bulunmuyor, anımsanmayacak kadar uzun süredir aynı durumda. Herhangi bir ülkenin şiir antolojisini inceleyecek olursak, tehdit altındaki varlığın şiire dönüşmüş soluğunu yüzümüzde, yüreğimizde hissedebiliriz. Bir tarihi, bir belleği olan insan geçmişe karşı nostaljik duygular beslemiştir.

 Şimdisinden de hoşnut olmayan aynı insan, gelecek denen bilmece karşısında her zaman ürküntü duymuştur. Nostalji, hoşnutsuzluk ve ürküntüyü aynı anda hisseden insan, başta kendi varlığı olmak üzere Varlık’ın tehdit altında olduğu saplantısından kurtulamamıştır. Zaman zaman bir karabasana dönüşen bu tedirginliğin yüzyıl ve binyıl başlarında iyice yoğunlaştığı görülür.
999 yılından 1000 yılına girerken, insan kutsal kitaplarda yazan kıyametin birkaç ay, birkaç hafta, birkaç gün içinde kopacağına inanmanın dehşetini yaşıyordu. Yirminci yüzyıla girerken yaşanan fiestada bile korku ve kaygı eksik değildi.

 Bana soracak olursanız, size İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımız söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayını seyredebilirsiniz: Savaşlar, açlıktan ölüme hazırlanan bir deri bir kemik çocuklar, çöp bidonlarından karnını doyuran insanlar. Kısacası, şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Son elli yılda, kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visuel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi ve insanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık katı milleyetçilik ve köktendincilik afyonunun etkisi ve audio –visuelin saltanatının bir yan ürün olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek olan yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor.


   Günümüzde gözleri gören ve kulakları duyan vicdan sahibi bir şairin, Varlık’ın (Hayatın) tehdit altında olduğunu anlaması için bir bilici, bir yalvaç olmasına gerek yok. Tehditin dehşetini anlaması için biraz insancıl bir yürek, gerçekçi bir akıl ve orta halli bir imgelem gücü yeter de artar bile. “Tehdit edilen yaşam karşısında şair!” Bu saptama, ister istemez, insanın aklına, “Peki ne yapmalı?” sorusunu getiriyor. Politik bir soru kuşkusuz. Şairin insan, vatandaş ve şair olarak yapacağı bir şey yok mu? Günümüz “site” sinde şairin ve aydının hiçbir yaptırım gücü olmadığını düşünmeyen yok gibi. Sanıldığının tersine, şairin yaptırım gücü hiçbir zaman olmadı, o sadece içindeki sesin buyruğuna uyup gördüklerini kitaba yazdı: Suyun ve rüzgarın kitabına. Ama bir münafık çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Bu dünyada, Sain-John Perse’in Nobel Ödülünü kazandığı yıl yayımlanan kitabı yüz nüshadan fazla satmıyorsa, dünyanın birçok büyük şairinin kitapları yazıldıkları dilin konuşulduğu ülkelerde binden fazla basılmıyorsa, gördüklerini kitaba yazmasının ne önemi olduğunun ileri sürüldüğü bu dünyada, kuşkusuz böyle bir soru soracak insanlar olabilir. İt ürür kervan yürür ve şair gördüklerini kitaba yazar. Bunun kanıtı da Ren e Char’ın şu cümlesi: “Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır” Varlığın tehdit altında olduğu site’de şairin en önemli rolü “Hayır” demekle başlar. Demek ki “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı, “Hayır” demeyi bilmekmiş. Şöyle biraz düşünelim. Dünyanın en büyük şairleri “Hayır!” demeyi becerenler değil midir? Fransızlarda Villon, Araplarda Hallac, bizde Nesimi, Pir Sultan Abdal. Daha yakınlara gelelim: Lamartine, Victor Hugo, Walt Whitman, Baudelaire, Lautr émont, Rimbaud. Sanılır ki yirminci yüzyılda yalnızca bağımlı şairler toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. Bağımlı sözcüğünü uzaktan kumandalı sözcükleriyle karıştırırsak tarihsel bir yanlışlık yapmış oluruz. Bağımlı olmakta bir gönüllülük, kendi iradesiyle seçme eylemi söz konusudur. Komünist şairler (gerçek şairlerden söz ediyorum) kadar hermetik şairler de, lirik şairler de bağımlı olmuşlardır. Her gerçek şair gördüğünü kitaba yazmaktadır ve kendi sesine bağımlı olmuştur.  

 “Şair ne yapmalı?” sorusuna, şiir tarihine yani antolojilere bakarak bir yanıt bulabiliriz. Görürüz ki: Gerçek şairler her zaman uluslarının ve dillerinin ortak belleğinin sicil muhafızları olmuşlardır. Mayakovski ve Brecht ne kadar ortak belleği temsil ediyorsa, Paul Celan da, Yves Bonnefoy da bir ortak belleği temsil etmektedirler: hem ulusal, hem de evrensel belleği. Emile Zola bir şey yapmak zorunluluğunu hissettiği için “İtham ediyorum!” demiştir. “Hayatı değiştirmek gerek!” diyen Arthur Rimabud da, “İnsanlığı avunduran şairdir” ve “Düşünsel bir kan lekesini bütün denizlerin suyu yıkamaya yetmez” diyen Lautr émont da aynı şeyi yapmıştır. Çağının çağdaşı olan her gerçek şair bunu yapar. Çağının çağdaşı olmak dünya vatandaşı ve evrensel insan olmaktır. Bunun için de kitapların tirajına bakıp topluma küserek inziva kozasına girmemek gerek. Çağımızda sadece şairliğin değil hiçbir mesleğin önemi yok. Sadece paranın önemi var. Başka meslekler paraya ve onu önemli kılan öznel koşullara “Hayır!” demeyi beceremeyebilirler, ama şair olmak için ilkin “Hayır!” demeyi bilmek gerek. Okuru azmış, çokmuş bunun hiçbir önemi yok.. Şairin eylemi bir yüreğin eylemine benzer: yürek hem yaşamak hem de yaşatmak için çarpar.  

 Şairin yazdığı şiir geçişli olmuş ya da hermetik olmuş, bunun hiçbir önemi yok. Her iki şair de sicil muhafızlığı yapmaktadır. Her ikisinin de okuru vardır. Bir tek okur bile dünyaya bedeldir. Ben kendi adıma hiç okurum olmasa bile şiir yazmayı sürdüreceğim. Çünkü, günümüz insanı türlü etkiler altında şiire ihtiyacı olmadığı yanılsamasına kapılsa bile, günün birinde bazı insanlar mutlaka şiire ihtiyaç duyacaklardır. Bu nedenle, şair o gün için şiirini hazır tutmalı ve şiir okunu beklemelidir. İnsan şiire gereksinim duyduğu zaman onu bulur ve “okur” olur. Günümüzün çağının çağdaşı şairleri, bütün önyargılardan kurtulmuş durumda, sonsuz bir zamanda oturuyorlar ve sonsuz bir zaman için şiir yazıyorlar. Bu, kuşkusuz, varlığı tehdit eden “şeyler” karşısında şairin meydan okumasıdır.

Özdemir İnce



Özdemir İnce gazetelerde yazmayı bırakalı epey oldu, kendi sitesi üzerinden edebiyat-siyaset üzerine yazılarını yayımlamaktadır. 

http://ozdemirince.com/siirde-devrim-ve-maldororun-sarkilari/



Doğan Sevimbike

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Bedenin ve Zihnin Ortak Müzikali; “koşmasaydım yazamazdım” yada "koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim"






Koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim; her ne kadar Haruki Murakami’nin otobiyografik eseri olarak tanınan “koşmasaydım yazamazdım”, Raymond Carver’ın “What We Talk About When We Talk About Love” ( aşktan söz ettiğimizde sözünü ettiklerimiz kitabına gönderme olduğu anlaşılmasa da orjinal ismi; What  I Talk About When I Talk About Running (hashiru koto ni tsuite kataru toki ni boku no kataru koto) “Koşmaktan söz ettiğimde sözünü ettiklerim"  diyebiliriz. Lakin edebiyat eserlerinin çevirileri kültürel ve dilin zenginlikleri ölçüsünde değişir çeviri de romanı belli koşullarda tekrar yazmak gibidir. Yeniden içindeki özgünlüğü evrenselleştiren şey romancının ustalıkla kullandığı dil olsa da çevirmen o dilin elçisi gibi karşı tarafa aynı hisleri yaşatacak şekilde yeniden yazar romanı. Bu sebeple “koşmasaydım yazamazdım” daha iddialı olmuş. Murakami’nin dile getirmek istediği yazmak ve koşmak arasındaki bağ, Türkçe ifadelenişi ile orjinalinden daha fazla derinlik katmış sanki. Türkçenin üretken yapısı ve zenginliği.

 Koşmasaydım yazamazdım; bilindiği gibi Murakami bir maratoncu, koşu onun hayatının özellikle günlük hayatının bir parçası, sabah erken güneşin henüz doğmadığı o serin günbaşlangıçlarını koşarak geçiren bir yazar. Murakami maratonlara katılıyor ama kendiyle yarışmak için katılıyor. Koşmak, olabildiğince kendinle olmak, koşarken başkalarını geçmek, arkada kalmak meselesi yada belli bir zamanda çizgiye ulaşmak değil, Murakami için koşmak; bir yalnız kalma hareketliliği, beynin bedenin parçalarını ikna etme bir terleme ve ileriye odaklı düşünme eylemi. İnsanın kendisiyle rekabeti, maraton koşar gibi çalışmak ve yazmak.


  Kişisel gelişim kitapları furyası tüm dünyayı sarmış durumda, plaza ve endüstri "endeksli"  okuyan (avm-kültürü'nün "edebiyat" anlayışı) kalabalıklarda gidip gelen bir “sosyalleşme” almış başını gidiyor. Lakin Edebiyat dediğimiz şey zaten kişisel gelişimi en derinlikli en özgür ve en açık olarak deneyimlendiren bir alan. Murakami’nin bu kitabı “kişisel gelişim kitapları” listelerinde olabilir. Çünkü o kitaplarda ( kişisel gelişim vs avm-edebiyatı ) yazan şeylerin yüzeyselliği yerine otobiyografik romanlar okumak her zaman daha yararlıdır. Mücadele etmenin bir rekabet anlayışından gelmediğini çok iyi ifade edebildiği için “kişisel gelişim” kitaplarından ayrı tutuyorum ve kişisel gelişim için de okunmalı diyorum.

 Yorulmak, terlemek, düşmek ve tekrar kalkıp yola devam edeceğini bilmek, İçinde bulunduğumuz sağlıksız yaşamla mücadele etmek için sağlıklı olmamız gerekiyor, Murakami de böyle diyor;

“Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu benim tezm. Yani sağlıksız bir ruh bile. Yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar.”
 

Bir yalnızlıkla başa çıkma çabası olarak “Koşmak”


 Yazmak ve koşmak konusunda insanı heyecanlandıran bir kitap. Bedenin ve zihnin ortak müzikali gibi yazmak ve koşmak orkestranın yaratıcılığına bağlı, koşulan yer, havanın sıcaklığı, mesafe, irademizin ve bedenimizin gücü, önceki antremanlarımıza bağlı olarak.. Yazmak koşmanın getirdiği özgür hissetme ve ilerleme devamlılığının zihnimize aşılamak, çok yorulmak terlemek bitkin düşmek, ama maratonu tamamlamak, yarışı değil, süre yok. Murakami koşmayı yazarlığın getirdiği yalnızlık hissiyatının üstesinden gelme çabası olarak görüyor.


  Maraton koşar gibi kitapları çevrilen Murakami’nin geçtiğimiz haftalarda Türkçeye çevrilmiş kitabı “Sputnik Sevgilim” okudum. Japonya’dan bir Yunan adasına uzanan üç kişinin aralarında geçen aşk hikayesini anlatıyor. Hikayenin geçtiği ada kitapta adı geçmese de sünger avcılığı ve Türkiye ile yakınlığndan bahsetmesi sebebiyle Simi adası olduğunu tahmin ediyorum. Murakami’nin sürükleyici dili ve anlatım yalınlığı ile Türkiye üzerine bir romanını da okumak isterdim doğrusu. Popüler olana hep kuşkucu yaklaşmışımdır yada önceliğim olmamıştır genelde, ama Murakami biraz farklı, Yaz ayları bitmeden sahilde "Sahilde Kafka" okuma vakti geliyor...


Doğan Sevimbike

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Sosyalizm Geliyor Savulun


14.7.1991 
 Geçtiğimiz yıl Aziz Nesin 100 yaşında etkinlileri kapsamında Nesin Vakfı'nın düzenlediği "Ömrüne Sığmayan Adam Aziz Nesin 1915-2015" sergisine katılmıştım. Çocukluğumdan beri Aziz Nesin'i bilirim okurum ve onun gözünden Türkiye'yi ve dünyayı anlamaya çalışırım. Aydın olmanın ne demek olduğunu Aziz Nesinlerden öğrenenlerdenim. Günümüz "Aydın" geçinenlerine karşı aklımı ve düşüncemi koruyabiliyor ferah tutabiliyorsam bunda Aziz Nesin'in eserlerinin payı büyüktür. Çoraklaşan düşünsel iklim ortamında ve kavramlar & siyasal-felsefi duruşların önemini kaybettiği bu yeni yüzıl başlangıcında onun eleştirel-mizahi-politik duruşunun önemi daha hissedilir hale gelmiştir. Aziz Nesin olmak; devrimci, aydınlanmadan ve işçi sınıfından yana olmaktır. "Aziz Nesin olunmalı" tabi ki sadece onu anarak değil, onun gibi doğruları ve hakikatı söylemektenden çekinmeden, dimdik kararlı ve okuyarak.. sanattan ve gerçeklerden kopmadan yürüyerek.. 

   Umarım geçtiğimiz sene İstanbul'da yapılan bu sergi Anadolunun tüm illerine yayılır; evet Aziz Nesin zaten bir çağdaş Nasreddin Hoca olarak aslında Anadolu'nun bir çok yerinde yaşıyor, AzizNesinlik olaylar dediğimiz gülünç ama acı gerçeklerle her gün karşılaşıyoruz sosyal medyanın iletişimsel gücüyle aziznesinlik olayları daha iyi keşfedebiliyoruz. Mizahın ve Aziz Nesin'in gücü buradan gelir. Çünkü o memleketinin belki de en büyük toplumsal gözlemcisiydi halkı ve ülkesi için yazdı-mücadele etti, bu yüzden olsa gerek halk onu sevdi edebiyat ve siyasi çevreler onu anlamasa da halk onu sevdi değer verdi. Okurlarıyla büyüdü, büyük bir yazarın büyük bir yazar olmasını sağlayan da bu olsa gerek. 

Aziz Nesin hakkında çok şey yazıldı çizildi. Ben ise sadece yaşadığım yerle ilgili bir Aziz Nesin anısı-hikayesi anlatacağım;




Aziz Nesin Gebze'de, Gebzeli aydın ve şairlerle

Özyaşamöyküsünü anlattığı "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" - II Yokuşun Başı kitabından;


Gegbuze'nin Balçık Köyü 

  Galip Amcamı görmeyeli en çok iki yıl olmuştu.
Ama insana, çocukluğundaki yerler, boyutlar çok büyük zamanlar da çok uzun geldiğinden sanki Galip Amcamı görmeyeli yüz yıl geçmiş gibiydi.

  Tatil Günlerimi Balçık köyünde Galip Amcamın yanında geçirecektim. Tiren yolculuğunu hiç anımsamıyorum. Belleğimden bütünüyle silinmiş olan o yolculuk anısından yalnız bir istasyon levhası şimdi bile gözümün önünde. Beyaz zemin üzerinde siyah boyayla yazılmış Gebze istasyonun levhasıydı. Arap harfleriyle, kuyrukları uzatılmış yanyana iki gef harfiyle "Gegbuze" yazılmıştı. Arap harfleriyle Gegbuze yazılıp Gebze okunduğunu o zaman öğrenmiştim. Belki Gebze'nin eski adı Gegbuze'ydi. 
   
 Gebze istasyonundan Gebze'ye işleyen faytonlar vardı. Ama biz Gebze'ye yayan gitmiştik. Gebze'den Balçık köyüne taşıt yoktu. Sıcak bir günde Balçık köyüne dek yürümüştüm. Her adım atışta, tozuyan yollarda ayaklarım yumuşacık tozlara gömülüyordu. 
Köye mezarlıktan giriliyor. Köyün ortasında, minaresi çoktan yıkılmış yarı yıkık bir cami var, camiye yıllardır girilmediği belli. Ben o köyde kaldığım sürece ne camide namaz kılınmış, ne ezan okunmuştu. Caminin bitişiğindeki iki odalı eski ev onundu. Odalardan birinde Galip Amcam yaşıyor. Büyük olan öbür oda da derslik. İçinde bikaç eski tahta sıra...
Heryer kalın toz tabakası altında. Galip Amcamın tek pencereli odasında, bir kerevet üstünde kirli yatağı seriliydi. Biz bu yatakta Galip Amcamla birlikte yatacaktık. Tek pencerenin raf gibi kullanılan oyuğu kitaplarla doluydu. 

  Balçık benim ilk gördüğüm köydü. Galip Amcamı görmediğim o iki yıl içinde yirmi yıl birden yaşlanmış, çökmüş buldum. Artk neşesini de umudunu da yitirmişti. Taşlamalar yazmaya başlamıştı.


Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik. Galip Amcamın çevresinde tanıdığı Gebzeli aydınlar vardı. Bunlardan birinin Gebze mahkemelerinden birinde zabit katibi bir derviş olduğunu anımsıyorum. İçlerinden biri de ya şairdi yada ezberinde çok şiir olan birisiydi. Galip Amcam, çok ucuz cep defterini çıkardı cebinden... Defterdeki şiirlerini okudu.

Galip Amcamdan her nasılsa bana kalmış bikaç defter vardır. Şimdi o defterleri karıştırıyorum; onlarda kırkbeş yıl önce Gebze'deki çınar altında arkadaşlarına okuduğu manzumelerden kimisini buluyorum:


Ey dilemlerin sultanı
Tecelli kıl teselli kıl

İnayet olmasa senden
Kurtaran yok beni benden
Ey efendim bu bedenden
Tecelli kıl teselli kıl.

Çevirmişim gözüm sana
Gayre bakmam özüm sana
Nerde olsam yüzüm sana
Tecelli kıl teselli kıl

Her işim isyan ve hata
Gitti ömrüm va hasreta
Merhametin eyle ata

Tecelli kıl teselli kıl
Encam-ı alem ölümdür
Rıza-yı pakin yolumdur
Galip Nihani kulundur
Tecelli kıl teselli kıl

Manzumelerinde Galip Nihani adını kullanırdı: Nihan : Gizli
Bu manzumenin altında 4/5 Teşrinevvel 340 yazılı.

Galip Amcamın ordaki arkadaşları içinde şairler de vardı. Onlardan biri ya "işreti" mahlasıyla şiirler yazıyor yada İşreti mahlaslı birinin şiirini okuyordu. Galip Amcam o şiiri çok beğendiği için hemen orda cep defterine yazmıştı.

Bende kalan o defterden, İşreti'nin şiirini buraya aktarıyorum:


Sanma aşk ehlini mevtle güzar eylediler
Hicre sabreylemeyip terk-i diyar eylediler.

Soyunup tac-ü kabayı bürünüp bir kefene
Hil'at-i ariyeti giymeye ar eylediler.
Dediler görmeyelim tek ol rakibin yüzünü
Bindiler mahmel-i tabuta firar eylediler.

Arkası üzre yatıp ehl-i kubur etti huzur.
Derd ü mihnetle seni İşreti zar eylediler.

Galip Amcamın köy öğretmenliğinden aylığı onbeş-onaltı lira bişeydi, kesinlikle yirmi liradan azdı. En büyük üzüntüsü "Valide, valide..." diye sözünü ettiği Gerede'nin bir köyündeki annesinden uzak kalışı, annesini yanına getiremeyişi, ona para gönderemeyişiydi. Düzgünce elbisesi, hediye alacak parası da olmadığı için yıllar yılı yaşlı annesini görmeye de gidemiyordu.

--------


Aziz Nesin tekrar Gebze'de, ve gene Gebze'li aydın ve şairlerle

"Gebze'nin pazarı olan günler Galip Amcamla bir iki kez Gebze'ye gittik. O büyük caminin yakınında bir yerde kebap yemiştik. Gölgesi geniş bir çınarın altında alçak ayaklı hasır iskemlelere oturmuş, çaylar içmiştik." 

   Aziz Nesin'in "o büyük cami" dediği bugünkü Çoban Mustafa Paşa Cami'dir. Aziz Nesin yıllar sonra 14 temmuz 1991'de tekrar o caminin yakınındaki ağaçların altında bu sefer okurlarına kitaplarını imzalamaya gelir. 



Aziz Nesin Gebze'de Çamlık Park



Aziz Nesin - Akgün Akova Gebze Çamlık Park
Fotoğraflar: Ertuğrul Sevimbike


Nereden nereye Gebze'de bu nitelikte faaliyetleri ara ki bulasın. Belediyelerin davet ettiği "yazarlar" vs ... tonlarca paranın nerelere gittiği (?) kültür-sanatın ve edebiyatın yerel yönetimlerce ne anlama geldiği başka bir yazının konusu. Onlara da değineceğiz. Aziz Nesin'in bıraktığı yoldan devam edeceğiz. Daha fazla insanla daha fazla aydınlıkla... 



Doğan Sevimbike


Son İstek
  
Bitki olacaksam 
Çayır çimen olayım 
Aman baldıran değil 

Yol altında kalacaksam 
Gelin arabaları geçsin üstümden 
Çelik paletler değil 

Üstümde çocuklar koşuşsun 
Ne kaçan ne kovalayan 
Askerler değil 

Kerpiç yapacaksanız beni 
Okullarda kullanın 
Cezaevlerinde değil 

Soluğum tükenmez de kalırsa 
Islık öttürsünler 
Aman ha düdük değil 

Kalem yapın beni kalem  
Şiirler yazan sevi üstüne 
Ölüm kararı değil 

Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında 
Sakın ola ki 
Silahlarla değil

                          Aziz Nesin



Aziz Nesin kitapları için; http://www.odakitap.com/aziz-nesin