19 Temmuz 2017 Çarşamba

Tierz'de Dolunay: Huesca Fırtınası Öncesi

Cambridge doğumlu John Cornford, sosyalist şair ve Charles Darwin'in büyük torunudur. Uluslararası Tugaylar'ın bir üyesi olarak İspanya İç Savaşı'nda Córdoba yakınlarındaki Lopera'da faşistlerle savaşırken öldü. Türkçeye çevrilmiş bir kitabı yok. Şiirleri ise ingilizce olarak çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. İspanya iç savaşında Aşk ve Devrim'in simgeselliğinde bir şair Cornford. Paris Review'de üç dörtlüğü çıkan "Huesca Fırtınası'ndan önce" adlı şiiri ile tanıma fırsatı buldum. İki Şiiri ile John Cornford inandığı değerler uğruna mücadeleyi ve sevgiyi tekrar hatırlatıyor. Bu vesileyle hakkında kapsamlı bir yazı da bizim için bir ödev olsun.

Tierz'de Dolunay: Huesca Fırtınası'ndan Önce
Geçmiş bir buzul büyük dağları saran,                                                                        
ve zaman bir ölçü, karanlık bir bütündü.                                                                    
Ama burada uzaklığın sonunu ölçer                                                                        
diyalektiğin değişim noktası,                                                                                  
düşüşüyle dakikalar ve ışıklar içinde parçalanır.
var olan zaman bir katarakt ki gücü,                                                                            
dağları ve kaynakları bile yıkıyor.
Tarih ellerimizde şekilleniyor,                                                                                      
plastikten değil ama kükreyen kumlardan,                                                              
yine de salınmalıyız onun son rotasına.
Her iki yoldan da geçen kesişen çizgiler,                                                                        
gelecek zaman, boşluktaki imgeler yok.                                                                      
çarpık yollar; üzerinde yürümemiz gereken.                                                                  
mermilerimiz gibi dosdoğru uçarken
Bizler geleceğiz.                                                                                                        
Bu son kavga yüzleşeceğimiz.
-
Huesca çayırlarında dolunay nerededir,
Gölgeler gün ışığı gibi net örtüyor
Bu sessiz ovanın masumiyetini,
Ter ve kanla acı içinde solacak,
kararlılığımız kaybolduğunda veya kazandığımızda.
Bütün yollar Aragon'un çıplak tepeleri
bildiriliyor sınavımızın başladığı
Burada Yedinci Kongrenin söylediği şey,
Eğer doğruysa ve eğer yanlışsa; yaşamak yada ölmek,
Oviedo Mauser'in sesinde yankılanacak.
Üç yıl önce Dimitrov yalnız savaştı,
o kazanana kadar biz dayandık uzunca.
ama şimdi Leipzig ejderinin dişleri
ölüme karşı filizleniyor güçlü ve yakışıklı
ve burada bir ordu var,                                                                                            
her yerde savaşıyor.
Bu savaşa nasıl başlayacağımıza çalıştık
Maurice Thorez ışık oldu.
Fakat şimdi Aragon dağında
Yalnız karanlığa dalmaktayız,
Gezegende gece boyunca,                                                                                      
dönerken bu yeni dünya.

Çeviri: Doğan Sevimbike

Fotoğraf: Manuel Zaldivar

Margot Heinemann'a mektubu "Kalpsiz Dünyanın Kalbi" olarak bilinen şiiri;
"Kalpsiz dünyanın kalbi,
Sevgili kalp, düşündüğüm sen
Acı benim tarafımda mı,
peki ya bakışlarımı titreten bu gölge.
Akşamları yükselen rüzgar
sonbaharın yakın olduğunu hatırlatıyor.
Seni kaybetmekten korkuyorum,
korkumdan korkuyorum.
Huesca'ya giden son mil üzerinde,
gururumuzun son parmaklıklarında
nazikçe düşün beni                                                                                                  
yanımda hissediyorum seni.
Eğer kötü şans gücümü alırsa                                                                                      
sığ mezarların içine,
hatırla tüm güzel şeyleri,
Aşkını unutma. "


https://www.youtube.com/watch?v=BcuUqfyFRnM

Latin Amerika'dan "ORDULAR"

"Bir ölümün paradosini yapmanın hiçbir tehlikesi olmayacak mı?"                                                                                                                                         Moliere
“Yıllar önce evlerini terk etmek zorunda kalan başka köylerin sakinleri bizim köyümüzden geçerlerdi; erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşan, başı sonu görünmeyen kafileler… Aç biilaç meçhule giden sessiz kalabalıklar halinde geçişlerini seyrederdik. Yıllar önce üç bin yerli uzun süre San José’de konakladı ve derme çatma sığınma merkezlerinde yiyecek sıkıntısı baş gösterince gitmek zorunda kaldılar. Şimdi sıra bize geldi.”
Emekli öğretmen Ismael’in hayatı bir harika. Köyü cennetten bir köşe. En büyük derdi, güneşlenen komşusunu gözetlerken kendi karısına yakalanmamak. Ta ki ordular gelene kadar.
Evelio Rosero’nun Ordular’a mekân seçtiği Kolombiya köyü ağır ağır yokluğa karışıyor. Saldırganlara ve kurbanlara ise dünyanın geri kalanı da yabancı değil: silahlılar silahsızlara karşı, ölüm insanlığa.
Evelio Rosero, Latin Amerika’nın en iyi yazarları arasında gösteriliyor. Ordular kitabı; 2006 Tusquets Roman Ödülü ve 2009 The İndependendt Yabancı Roman Ödülü’lünü kazanmış. Ordularla tekrar latin Amerika topraklarına Kolombiya’nın büyülü karmaşasına seyahat ediyoruz.
Kolombiyalı Evelio Rosero’yu keşfettiğimde büyük beklenti içine girdiğimi söylemeliyim. Gerilim ve korku yüklü bir ülke Kolombiya. Gerillalar (FARC) ile hükümet arasındaki diyalog-savaş ve yıllardır süren korku-terör, Kolombiya’da edebiyatın ve sanatın bütün alanlarına işlemiş durumda.
Kolombiyalı Evelio Rosero’yu keşfettiğimde büyük beklenti içine girdiğimi söylemeliyim. Gerilim ve korku yüklü bir ülke Kolombiya. Gerillalar (FARC) ile hükümet arasındaki diyalog-savaş ve yıllardır süren korku-terör, Kolombiya’da edebiyatın ve sanatın bütün alanlarına işlemiş durumda. Bu açıdan konu içerik derya-deniz. Geç dönem romantik devrimci tarihin izlerini de taşıyan Latin Amerika’da bugün hala devrim-özgürlük ve gerillalar gündemde. Bu olgular ve olaylar da Latin Amerika sanatının ve edebiyatının her alanında geniş ve güçlü bir etki yaratıyor.
Kitabın yazarı Rosero, Rus klasiklerini-realistlerini edebiyatın kutsalları olarak görüyor. Ordular’da da emekli öğretmen Ismael’in psikolojisinde dostoyevski vari yansımaları görebiliriz. Kitaptaki olay örgüsü de mutlu bir köyün nasıl kimsesiz terk edilmiş bir köy haline geldiğinin hikayesi. Emekli öğretmen Ismael köyü hiç terk etmiyor. Bu yüzden köyden kaçanlar, köye gelen ziyaretçiler geriilalar askerler Ismael’in dünyasını yaratırken köyünü de değiştiriyorlar. Kolombiya topraklarında böyle binlerce köy olduğunu söylemek lazım. Kitaptaki karakterler İsmael’in düşüncelerinde aktarılıyor. “Ordular”ın köye gidip gelmesi köyde dolaşmaları gözünü kestirdiklerini dövmeleri öldürmeleri olayları da korku psikolojisini büyük oranda okura aktarıyor. Aydınlıktan karanlığa doğru giden bir kitap. Güzel portakal bahçelerinin olduğu küçük bir köyün ordularla nasıl terkedilmiş ıssız bir köye dönüştüğünün emekli öğretmen ismael’in hayatıyla bizlere sunuyor. Köyler gerillalar ve askerler ve tabi küresel medya ilişkisi; günümüzde bu 4 unsurlu dinamik coğrafyaların maruz kaldıkları yaşam...
Geçen yaz Narcos adında bir dizi ortaya çıktı. Ünlü uyuşturucu kaçakcısı ve mafya lideri, zamanında dünyanın en zengin adamı olarak anılan Pablo Escobar’ın hayatını anlatan bir dizi. Bu dizi sayesinde Kolombiya dünyada tanındı. Diziyi ben de izledim. Gerillalar, karteller, hükümet, ve uluslarası medya-örgütler arasındaki ilişkileri de güzel harmanlayan bir seri olmuş. Ama Kolombiyalı bir arkadaşımın dediği gibi; Kolombiya uyuşturucu mafyalarından ve terörden çok daha fazlası. Nobel ödüllü Gabria Garcia Marquez’in eserleri yada Kolombiya-Medellin doğumlu Fernando Botero’nun ünlü şişman insanları modern sanat ve edebiyat alanında Kolombiya’nın insanlığa katkısıdır.
Edebiyatta özellikle Roman türünde Avrupa’dan sonra Latin Amerika geliyor galiba. Son yıllarda bir çok Latin Amerikalı yazar Türkçe’ye çevrilmeye başlandı.
Bir romanı iyi yapan özellik okuduktan sonra uzun süre üzerimizde bıraktığı etkisidir. Konusunu beğenmediğimiz bazı romanların anlatm tarzı ve diliyle insanı derinden etkileyebiliyor. İyi kitap da budur zaten.
Evelio Rosero da Kolombiya'yı tekrar sevmemizi sağlıyor. Marquez severlerin seveceği türden bir roman. Kolombiya’da orduların bir gün bitmesi dileğiyle ve tüm dünyada...

Doğan Sevimbike

Kapak resmi; Fernando Botero

Christopher Caudwell "Kanatlı Bir Düşünce Akar Gökkuşağının Altından"

"tüm insanların, toplumun bir çıkış bulmaya çalışan baskısını aynı belirsiz ve biçimlenmemiş şekilde hissettikleri zamanlarda, değişime çağıran mistik bir dille konuşan herhangi bir şarlatanın kurbanı olabilirler. şarlatan, insanlara egemen olabilmesine karşın koşullara egemen olamaz. bu yüzden insanları terk edilmiş yollara ve unutulmuş düşüncelere sürükleyebilir."

Yanılsama ve Gerçeklik



Caudwell, Christopher (1907-1937)

Eserlerinde kullandığı ismi Christopher Caudwell ismini kullandı. Londra'da katolik bir ailede dünyaya gelen Christopher St. John Sprigg On beş yaşındayken gazeteci olarak çalışmaya başladı. Kısa süre sonra da British Malaya'nın editörü oldu. Daha sonra kardeşiyle birlikte bir havacılık yayıncılığı yapmaya başladı. Ek olarak şiir, oyun, kısa öyküler, dedektif romanları, havacılık ders kitapları ve hayalet hikayeleri yazdı. Aynı zamanda felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset, dil bilim, matematik, ekonomi, fizik, biyoloji, nöroloji, edebiyat, edebi eleştiri ve benzeri konuların yanı sıra yazılar yazdı.



1934'te Marksizm'e özel bir ilgi duydu ve 1935 yazında Illusion and Reality'i yazdı. Marksist bir şiir eleştirisi yazdı. Kitabı bitirdikten sonra Komünist Partiye girdi. Çalışmaları hayatı süresince kitap olarak basılmadı. Buna rağmen aktivist hayatı boyunca yazarlığını sürdürdü ve halk için mücadele etti.

Aralık 1936'da Franco'ya karşı anti-faşist mücadelede Uluslararası Tugaylar'a katılmak üzere İspanya'ya gitti. Kısa süre içerisinde Tabur Duvar gazetesinin yazı işleri sorumlusu ve editörü oldu. Christopher Caudwell savaşın ilk gününde 12 Şubat 1937'de Jarama vadisinde faşistler tarafından öldürüldü.





Felsefeye Övgü

Bir Antik Yunan mitinde gördüm seni;

Ölümün sessiz kanatları olan gençlikte                                                                        
Bir lir'e dokunuyorsun uzun parmaklarınla.                                                            
Ebedi yaşının tesiri altında kaldım.                                                                    
Maceraperestliğinin gücü beni baştan çıkardı.                                                            
ve nazik çekingenliğin bana huzur verdi.

Kanatlı bir düşünce gökkuşağının altından akan.                                                          
Sisli bir havada emin adımlarla                                                                                    
Kibar kokuşmuş bataklıklar gibi ziyaret ettiğin tüm makamlar

Dünyanın bütün motorları astımlı gibi çalışır sertçe,                                                    
zamanın tekrarlarından beslenirler.                                                                        
(Fed through Time's recurrences.)                                                                          
ve titreyen bir bataklıkta yürür insan insana.

Bilimsel sporcu silahını kaldırdı;                                                                                  
ikinci namludan çıkan, mavi tüylü broşu vurdu.                                                            
ve sen telaşlı düştün havada uçan bir kuş misali.

----------

senin şahsında sevdiğim,                                                                                            
itiraf etmeliyim,                                                                                                  
güzelliği ver bana,                                                                                                    
bir taksidermistin ellerinde çürüyecek ve sona erecek güzelliği.







Freewill üzerine deneme

Eylemlerimiz kırılmış cam boynuzları                                                                            
soğuk Atlantik kıyılarında dikit tutturmaya çalıştığımız                                              
umursamaz dalgalar geçiyor.                                                                                    
yazın intikamınızı boş bir sınıfın                                                                                
beyaz sığınaklarındaki beyaz kapılara.

Ve Newton örümcek yuvasında,                                                                                    
aşkın hazzından vazgeçen                                                                                          
kalbi kırık şehir adamları                                                                                        
aklından çıkmıyor terk edilmiş tapınağın korusu                                                            
ve Big Ben'den yükseliyor saatin sesi.

--------------------

Beyhude pişmanlıklarımız dinazorlar                                                                            
zamanın damarlarına yerleşiyor                                                                                    
zaman kadar hızlı umutlarımız geri döndürebilir                                                          
çiçekler gibi basılan deri ciltli kitapları.

Öldüğümde hatırla beni                                                                                        
Napolyon'un söylediği son şey gibi.



Şiirin Gelişimi

Süzgeçli sulama kabıyla                                                                                              
çamurlu toprağın içine gömülmüş                                                        
kederli adamların başına su serpen bir bahçıvan gördüm.

Dengeli karanlıkta doğmuş,                                                                                    
küçük yüzünde şaşkın bir ifadeyle                                                                              
gri saçlı kadını kucaklamış bir psikopos gördüm.

---------

Bahçıvana dedim ki; "Ben genç bir şairken                                                                  
en azından ölümün biraz melodisi olmasıydı tek referansım.                                          
Tehlikeyi ve sevginin derinliklerini söyledim ben.

Dünya yeni bir acayip hastalık mı ?                                                                              
yoksa burada hissettiğim göğsümü kemiren bir böcek midir                                        
yada cevizin içi gibi kırışık olan beş duyum mu ?

Bahçıvan yanıtladı; duvarlarımdaki likenlerden(sarı yosun) çok rahatsızım.                        
bir kürekle temizledim hepsini.                                                                                    
Bunu yaptığımda çok insan çığlığı işittim.

akşamın kutsal serinliğinde,                                                                                        
çalılıkların arasında bir siluet yürümek istemeyen                                                          
bir melek sandım.                                                                                                    
Ayak izleri görünüyor,                                                                                                
saçları vardı izlerdeki ayak parmaklarının arasına kadar uzanan.

Christopher Caudwell

Çeviri: Doğan Sevimbike

Kış Çizgileri - Mark Strand / Şiir-çeviri

Kendine söyle                                                                                                           
soğurken gümüş bir renge bürünüyor hava                                                                   
devam edeceksin                                                                                                       
yürümeye ve duymaya.                                                                                               
Nerede olursa olsun aynı nağme                                                                                   
kendini bulduğun;                                                                                                       
karanlık kubbe içinde,                                                                                                 
yada karlı bir vadide                                                                                                   
Ay'ın bakışındaki çatlak beyazlığında                                                                        
bu Gece, soğurken..                                                                                                   
Kendine söyle                                                                                                             
ne biliyorsun hiçbirşey hakkında                                                                                   
ama kemiklerinin çaldığı melodi                                                                                   
devam ederken,                                                                                                         
yatabileceğiz bir kereliğine kış yıldızlarının                                                                  
 küçük ışıkları altında.                                                                                                 
Eğer bunu yapamazsan                                                                                             
devam et yada geri dön.                                                                                             
Kendin bulursun                                                                                                       
nerede olacağını sonunda.                                                                                           
Kendine söyle                                                                                                           
bedenini saran soğuğun                                                                                               
bu nihai akışında,                                                                                                       
olduğun şeyi seviyorsun.

Mark Strand

Çeviri: Doğan Sevimbike

https://www.youtube.com/watch?v=eoTbrZlRzYI

Su Değirmenleri Köyü - Akira Kurosawa’s Dreams (Yume - 1990)

Akira Kurosava 23 Mart, 1910 - 6 Eylül, 1998 Japon film yönetmeni, film yapımcısı, senarist ve kurgucu. 57 senelik kariyerinde 30 film yöneten Kurosawa, sinema tarihinin en önemli ve etkileyici yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir.

Kurosava, 1936 senesinde Japon sinema endüstrisine kısa bir süreliğine ressam olarak girdi. Çeşitli filmlerde yönetmen yardımcısı ve senarist olarak çalıştıktan sonra 1943 senesindeII. Dünya Savaşı sıralarında ilk filmi olan popüler aksiyon filmi Sugata Sanshiro'yu filme aldı. Savaştan sonra 1948 senesinde Drunken Angel filmini çekti. Bu filmde o zamanlar tanınmayan bir aktör olan Toshirō Mifune'yi başrolde oynattı. Ve yine bu filmle Japonya'daki gelecek vaad eden genç yönetmenler arasındaki yerini sağlamlaştırdı. Daha sonra bu iki adam birlikte 15 film daha çektiler.

Kurosava'nın önemli filmlerden Raşamon filminin ilk gösterimi Tokyo'da 1950 senesinde yapıldı. Film 10 Eylül 1951'de Venedik Film Festivali'nde, Altın Aslan ödülünün sürpriz kazananı oldu. Ve sonradan Avrupa ve Kuzey Amerika'da gösterime girdi. Bu filmin batı pazarında yakaladığı reklam başarısı ve olumlu eleştiriler Japon sineması için bir ilkti. Böylece Kurusava'nın bu başarısı diğer Japon yönetmenlere de uluslararası arenada tanınma olanağı tanıdı. 1950'li yılladan 1960'lı yılların başına kadar Kurosava, aşağı yukarı her sene bir film üretti. Bunların içinde, Ikiru, Yedi Samuray ve Yojimbo gibi bazı filmler yüksek derecede saygınlık kazandı. 1960'ların ortalarında sonra Kurosava'nın daha az verimle çalıştı. Ama son zamanlarında yaptığı işlerinden son iki epik filmi Kagemusha ve Ran ile ödüller almaya devam etti. Bunların içerisinde Kagemusha filmi için aldığı Altın Palmiye ödülü de vardır.

Akira Kurosawa'nın Düşler adlı filminden Yume adlı Su Değirmenleri Köyü kısa filmi.

https://vimeo.com/34415863

2400. Yılında Aristoteles - Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile Söyleşi

"2400. Yılında Aristoteles" konulu konferansların açılışı Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi ve Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi söyleşisi ile başladı.

Felsefe konferanslarının-söyleşilerinin her meslek grubundan her yaştan insanı ilgilendiren etkinlikler olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki  insanlığın hayal dünyası, ilerleyişi ve teknik bilgisi, matematik ve sanat altyapısı ile oluşuyorsa felsefenin de böyle bir temel olduğunu hatırlamak hatırlatmak gerekiyor. Çünkü felsefe demek düşünmek demek, sorgulamak sorular sorabilmek demek. Biat eden sorgulamadan kabul eden nesiller yerine soran sorgulayan merak eden nesiller yetiştirmenin yolu felsefeyle başlıyor.  Prof. Dr. İonna Kuçuradi de eğitim sistemizde felsefenin çok küçük yaşlarda başlaması gerektiğini her konuşmasında vurgulamıştır. Başka meselelerle güzel vaktimizi boşa harcadığımız yada vaktimizi çalan yalancı ve yapay gündemler yüzünden evrensel değerlerden gittikçe uzaklaştığımızı düşünüyorum. Ama gün geçtikçe de felsefe konusunda bilgilerimiz bilgiye erişimimiz kolaylaşıyor. Mesele bu bilgiyi, bilgi ağını nasıl kullanacağımız, nasıl somut ve insanlık için faydalı hale getireceğimizdir...

Tabi önce Sorular sorarak; doğru sorular sorarak..

Biraz geç katılmakla beraber, yoğun bir katılım olması sebebiyle de ufak bir bölümü kayda alabildim. Umarım bütün söyleşi görüntülü olarak sosyal medyaya da yüklenir. Biz de dinleme ve paylaşma imkanına erişebiliriz.



" Kadıköy Belediyesi Tarih Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi, yeni sezonla birlikte Çarşamba günleri 18:30'da "TESAK Çarşamba Akşamüstü Söyleşileri" programına başlıyor. Felsefe ve düşünce tarihi alanında yapılmaya başlanan söyleşilerin Kasım ayı genel başlığı, Aristotales'in 2400 yaşına basması ve UNESCO'nun 20016 yılını filozofa adaması sonucu "2400. Yılında Aristotales" olarak belirlendi. Platon'la birlikte Batı düşüncesinin temellerini oluşturan Aristotales'i konunun uzmanlarından Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı ve Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Aristotales'in hocası olarak Platon'u anlatacak... "

TESAK



Söyleşinin soru-cevap bölümünün bir kısmı:

https://www.youtube.com/watch?v=gAYUr8JKoXA&feature=youtu.be


Doğan Sevimbike

ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT

Eğitim sistemimiz edebiyat-sanat konusunda ufkumuzu açacak yada derinleştirecek ölçüde  yapısal kurumsal bir durumda değil. Yıllardan beridir sancılı şekilde ilerleyen sistem sanat-edebiyat ve dünyadaki eğitim sistemleri ölçüsünde bugün çok daha gerilerdedir. Özdemir İnce'nin bana göre tüm edebiyat bölümlerinde hatta liselerde de okutulması gereken "Şiirde Devrim" kitabını da bu yüzden geç farkettiğimi düşünüyorum.
Kitabın ilk yazısı; "Şair, Şiir ve Hayat" şairin 26 Eylül 1998 günü Casablanca'da Uluslararası Şiir Festivali'nde yaptığı konuşmanın tam metni.
Bu konuşmayı şiirle, siyasetle, edebiyatla, ilgilenen hayata dair anlam arayışlarında ordan oraya savrulan, yazan- çizen-okuyan  herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
Rene Char'ın dediği gibi;
"Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır"
ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT
Toplantının bu oturumdaki konusu “Tehdit edilen yaşam karşısında şair” değil de “Tehdit edilen yaşam karşısında şiir” olsaydı kendimi bu kadar sıkıntı da hissetmezdim. Önce şiirin kendine özgü bir yapısal mantığından ve spiritüel, metafiziksel evreninden söz eder, ikinci olarak tükenmesi olanaksız hammadesine değinir, daha sonra da dilsel yapıda arkeolojik kazı yapardım. Herhangi bir şiiri yazan şair ise para kullanan vergi veren, bazen işkence görüp hapse giren, bir devletin vatandaşı olan toplumsal bir varlık. Bu durumda tarihten, coğrafyadan, teknolojiden, medyadan, savaşlardan, enflasyondan, globalleşen ve giderek kültürsüzleşen bir toplumdan söz edeceğiz.
Şair dediğimiz ve ticaret dünyasının mantığıyla çelişen, dehası ona muhalif bir şey üreten kimse, bildiğimiz kadarıyla, tehdit edilen varlık karşısında ilk kez bulunmuyor, anımsanmayacak kadar uzun süredir aynı durumda. Herhangi bir ülkenin şiir antolojisini inceleyecek olursak, tehdit altındaki varlığın şiire dönüşmüş soluğunu yüzümüzde, yüreğimizde hissedebiliriz. Bir tarihi, bir belleği olan insan geçmişe karşı nostaljik duygular beslemiştir.
Şimdisinden de hoşnut olmayan aynı insan, gelecek denen bilmece karşısında her zaman ürküntü duymuştur. Nostalji, hoşnutsuzluk ve ürküntüyü aynı anda hisseden insan, başta kendi varlığı olmak üzere Varlık’ın tehdit altında olduğu saplantısından kurtulamamıştır. Zaman zaman bir karabasana dönüşen bu tedirginliğin yüzyıl ve binyıl başlarında iyice yoğunlaştığı görülür.
999 yılından 1000 yılına girerken, insan kutsal kitaplarda yazan kıyametin birkaç ay, birkaç hafta, birkaç gün içinde kopacağına inanmanın dehşetini yaşıyordu. Yirminci yüzyıla girerken yaşanan fiestada bile korku ve kaygı eksik değildi.
Bana soracak olursanız, size İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımız söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayını seyredebilirsiniz: Savaşlar, açlıktan ölüme hazırlanan bir deri bir kemik çocuklar, çöp bidonlarından karnını doyuran insanlar. Kısacası, şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Son elli yılda, kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visuel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi ve insanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık katı milleyetçilik ve köktendincilik afyonunun etkisi ve audio –visuelin saltanatının bir yan ürün olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek olan yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor.
ŞİİRDE-DEVRİM-2
Günümüzde gözleri gören ve kulakları duyan vicdan sahibi bir şairin, Varlık’ın (Hayatın) tehdit altında olduğunu anlaması için bir bilici, bir yalvaç olmasına gerek yok. Tehditin dehşetini anlaması için biraz insancıl bir yürek, gerçekçi bir akıl ve orta halli bir imgelem gücü yeter de artar bile. “Tehdit edilen yaşam karşısında şair!” Bu saptama, ister istemez, insanın aklına, “Peki ne yapmalı?” sorusunu getiriyor. Politik bir soru kuşkusuz. Şairin insan, vatandaş ve şair olarak yapacağı bir şey yok mu? Günümüz “site” sinde şairin ve aydının hiçbir yaptırım gücü olmadığını düşünmeyen yok gibi. Sanıldığının tersine, şairin yaptırım gücü hiçbir zaman olmadı, o sadece içindeki sesin buyruğuna uyup gördüklerini kitaba yazdı: Suyun ve rüzgarın kitabına. Ama bir münafık çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Bu dünyada, Sain-John Perse’in Nobel Ödülünü kazandığı yıl yayımlanan kitabı yüz nüshadan fazla satmıyorsa, dünyanın birçok büyük şairinin kitapları yazıldıkları dilin konuşulduğu ülkelerde binden fazla basılmıyorsa, gördüklerini kitaba yazmasının ne önemi olduğunun ileri sürüldüğü bu dünyada, kuşkusuz böyle bir soru soracak insanlar olabilir. İt ürür kervan yürür ve şair gördüklerini kitaba yazar. Bunun kanıtı da Ren e Char’ın şu cümlesi: “Şiir yeniden tanımlanan insanın gelecek yaşamıdır” Varlığın tehdit altında olduğu site’de şairin en önemli rolü “Hayır” demekle başlar. Demek ki “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı, “Hayır” demeyi bilmekmiş. Şöyle biraz düşünelim. Dünyanın en büyük şairleri “Hayır!” demeyi becerenler değil midir? Fransızlarda Villon, Araplarda Hallac, bizde Nesimi, Pir Sultan Abdal. Daha yakınlara gelelim: Lamartine, Victor Hugo, Walt Whitman, Baudelaire, Lautr émont, Rimbaud. Sanılır ki yirminci yüzyılda yalnızca bağımlı şairler toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. Bağımlı sözcüğünü uzaktan kumandalı sözcükleriyle karıştırırsak tarihsel bir yanlışlık yapmış oluruz. Bağımlı olmakta bir gönüllülük, kendi iradesiyle seçme eylemi söz konusudur. Komünist şairler (gerçek şairlerden söz ediyorum) kadar hermetik şairler de, lirik şairler de bağımlı olmuşlardır. Her gerçek şair gördüğünü kitaba yazmaktadır ve kendi sesine bağımlı olmuştur.
“Şair ne yapmalı?” sorusuna, şiir tarihine yani antolojilere bakarak bir yanıt bulabiliriz. Görürüz ki: Gerçek şairler her zaman uluslarının ve dillerinin ortak belleğinin sicil muhafızları olmuşlardır. Mayakovski ve Brecht ne kadar ortak belleği temsil ediyorsa, Paul Celan da, Yves Bonnefoy da bir ortak belleği temsil etmektedirler: hem ulusal, hem de evrensel belleği. Emile Zola bir şey yapmak zorunluluğunu hissettiği için “İtham ediyorum!” demiştir. “Hayatı değiştirmek gerek!” diyen Arthur Rimabud da, “İnsanlığı avunduran şairdir” ve “Düşünsel bir kan lekesini bütün denizlerin suyu yıkamaya yetmez” diyen Lautr émont da aynı şeyi yapmıştır. Çağının çağdaşı olan her gerçek şair bunu yapar. Çağının çağdaşı olmak dünya vatandaşı ve evrensel insan olmaktır. Bunun için de kitapların tirajına bakıp topluma küserek inziva kozasına girmemek gerek. Çağımızda sadece şairliğin değil hiçbir mesleğin önemi yok. Sadece paranın önemi var. Başka meslekler paraya ve onu önemli kılan öznel koşullara “Hayır!” demeyi beceremeyebilirler, ama şair olmak için ilkin “Hayır!” demeyi bilmek gerek. Okuru azmış, çokmuş bunun hiçbir önemi yok.. Şairin eylemi bir yüreğin eylemine benzer: yürek hem yaşamak hem de yaşatmak için çarpar.
Şairin yazdığı şiir geçişli olmuş ya da hermetik olmuş, bunun hiçbir önemi yok. Her iki şair de sicil muhafızlığı yapmaktadır. Her ikisinin de okuru vardır. Bir tek okur bile dünyaya bedeldir. Ben kendi adıma hiç okurum olmasa bile şiir yazmayı sürdüreceğim. Çünkü, günümüz insanı türlü etkiler altında şiire ihtiyacı olmadığı yanılsamasına kapılsa bile, günün birinde bazı insanlar mutlaka şiire ihtiyaç duyacaklardır. Bu nedenle, şair o gün için şiirini hazır tutmalı ve şiir okunu beklemelidir. İnsan şiire gereksinim duyduğu zaman onu bulur ve “okur” olur. Günümüzün çağının çağdaşı şairleri, bütün önyargılardan kurtulmuş durumda, sonsuz bir zamanda oturuyorlar ve sonsuz bir zaman için şiir yazıyorlar. Bu, kuşkusuz, varlığı tehdit eden “şeyler” karşısında şairin meydan okumasıdır.

Özdemir İnce
Özdemir İnce gazetelerde yazmayı bırakalı epey oldu, kendi sitesi üzerinden edebiyat-siyaset üzerine yazılarını yayımlamaktadır.
http://ozdemirince.com/siirde-devrim-ve-maldororun-sarkilari/